Schumacher, Hız ve Sabır

Pazartesi günleri okuldaki bayrak töreninden önce bahçede sıraya dizildiğimizde Bizimkiler dizisi ve hafta sonu oynanan maçlar hakkında konuşulurdu. Ayak üstü yapılan muhabbet müdür baş yardımcısı Zafer Hoca’nın kürsüye doğru attığı adımlarla kesilirdi. 1997-1998 sezonunda Zafer Hoca kürsüye çıkmadan önce Bizimkiler kritiği kısalmış, maçların detayları sınıfa saklanır hale gelmişti. Konuşulması gereken yeni bir gündem vardı. Cine5’in şifresiz yayınlamaya başladığı Formula-1 yarışlarının kritiği bizi bekliyordu.  “Pit-stopta çok zaman kaybetti”, “deposu baştan dolu olsaydı”, “şikana hızlı girmeseydi” gibi yorumların “Evet! Doğuş Lisesi! Günaydın!” diye söze girilmeden tamamlanması gerekiyordu.

Özel Doğuş Lisesi’nin bahçesinde bir tören. Zafer Özhabeş kürsüde, mikrofonun başında. Fotoğraf düşük çözünürlüklü olsa da törende ödül alan hentbolcuların heyecanı yüksek!

10 Ekim 2021 Pazar günü Formula 1 Dünya Şampiyonası’nın İstanbul ayağı var. Yayınlar, paylaşımlar, pist hakkında bilgiler havada uçuşuyor. İlgi büyük, biletler pahalı ve pandemi nedeniyle izleyici sayısı kısıtlı. 2010 sonrasında sürekli değişen kurallar, ses getirmeyen rekabetlerle “bitti” denilen Formula 1, gerek Netflix dizisi gerekse teknolojik altyapısının gelişmesiyle yeniden atağa kalkmış durumda. “Sadece tüketim yapılan, lüks bir spor” algısını zor da olsa kırmayı başardıktan sonra sosyal medya ve YouTube paylaşımları ile yeni neslin de gündemine yerleşti. Sürücünün takım direktörü ile konuşmalarını dinleyebiliyor, aracın önündeki aracı kaç tur sonra geçebileceğini hesap eden algoritmayı takip edebiliyorsunuz. Artık kritikler için de bayrak törenleri beklenmiyor, sosyal medyada fikirlerinizi tüm dünya ile anında paylaşabiliyorsunuz.

Sosyal medya ve dizi platformları yokken beni Formula-1’e bağlayan önemli figürlerden biri Schumacher’di. Hayatını anlatan belgesel 15 Eylül’de Netflix’te gösterime girdi. O gün Saat 12:00’den 15:00’e kadar ajandamı kapattım, telefonu gece moduna aldım ve kendimi Ferrari’den çıkan büyüleyici sese ve Schumacher’in hikayesine bıraktım.

Belgeselin teknik analizini yapmak değil niyetim. Psikolog ve amatör belgesel yapımcısı gözüyle kendime aldığım notları paylaşmak istiyorum. Netflix belgeselleri ile ilgili dikkatimi en çok çeken nokta belgeselde konuşan kişilerin duygularını ne kadar net ifade ettiği oluyor. Gerek Bob Ross belgeselinde gerekse Schumacher’de belgesel ekibi, sadece tarih anlatıcılığı yapmak yerine kişisel anıları, o anılar zihinde işlenirken ortaya çıkan duyguları, arzuları ve ihtirasları da izleyici ile paylaşıyor. 2017’de gösterime giren ve yapımcılığını üstlendiğim Teknik Direktör: Adnan Dinçer belgeselinde karakterlerin ağzından duyguların ne kadar zor çıktığını hatırlıyorum. Şampiyonluk kupası kazanıldığında, küme düşüldüğünde, haksızlığa uğradıklarında ne hissettiklerini sorduğum zaman genelde iki cevaptan biri geliyordu: “İyi”, “Kötü”. Duyguları paylaşmak sadece zor muydu, yoksa gerçekten otomatik pilotta yaşayan bir grupla mı röportaj yapıyorduk? Schumacher’in en büyük rakipleri yarışlara dair anılarını anlatırken öfkelerini, heyecanlarını ve pişmanlıklarını izleyiciye kusursuz bir şekilde aktarıyorlar. Üstelik aradan 20 yıl geçmiş olmasına rağmen.

Sosyal medyadaki eleştirilerde de belgeseldeki duygu geçişinin etkileri hissediliyor. “Kendisini daha önce severdim belgeselden sonra Schumacher artık bir fanını kaybetti!”, “Sen ne hırslıymışsın ya!”, “Bu kadar da kötü bir adam değil ya abartmışlar” gibi paylaşımlar var. Schumacher hayranları ve onu rol model olarak kabul eden kişiler için belgeselde paylaşılan agresif, eleştiriye kapalı, öfkeli, kazanmaya yaklaşmışken gözü bir şey görmeyen davranışları ve söylemleri hayal kırıklığına yol açmış gibi. Bunun için belgeselin yönetmenini, Schumacher’in eşini, Netflix’i suçlayanlar bile var.

Pürüzsüz bir şampiyon izleme, kusursuz bir kişiliği takip etme arzusu hâkim tepkilerde. Hayal ettiğinden farklı bir şey görmek istememek, hatalı olmadığını düşünmek ve bunu ortaya çıkartanları(!) suçlamak: Olduğu gibi kabul edememek. Sadece başarılara yer verilen bir belgesel istekleri de destekliyor bu kusursuzluk arzusunu. Kusursuzluğa ulaşılamadığında da idol terk ediliyor. Üstelik her şey çok hızlı gelişiyor. İki yarış arasındaki haftalarda ufacık bir sözünü duymak, bir fotoğrafını görmek için günlerce beklediğin idolünü, 1 saat 53 dakikalık bir belgeselin hemen ardından “silmek”. Ertesi sabah yapılacak bayrak törenini bile bekleyememek, hemen harekete geçmek. Formula 1’de pistle sınırlı olan hızı, tüm hayata uyarlamak. Üstelik Schumacher belgeselinde Michael Schumacher’in efsane konumuna ulaşana kadar nasıl çalıştığını, sabrettiğini ve tahammül gösterdiğini izlemişken. Kapitalizmin pazarlama ve adlandırma ürünlerinden olan “Z kuşağı” tabirine dahil olan yeni neslin ve hız devrinin figüranlarının, durabilmek ve sindirebilmek için ihtiyacı olan beceriler belki de eleştirdikleri belgeselin içinde gizlidir.

Pazar günü çekişmeli bir yarış olsun! Herkese iyi seyirler!

Yorum bırakın