Tutkusunun Peşinde: Mehmet Akan

Juan-David Nasio, Aşk Acısı kitabında (2007, İmge Kitabevi) yas sürecini “Yas, çabucak katılaşanı yavaş yavaş çözmektir. Yas tutma sürecinde ne ölen kişi unutulur ne de onu sevmek bırakılır.” diye açıklıyor. Yas, tamamen kişiye özgü bir süreç olarak düşünülse de Vicente Rafael, “Sizin Kederiniz Bizim Dedikodumuz” (Your Grief is Our Gossip) başlıklı makalesinde yas sürecine ana akım medyanın nasıl müdahalelerde bulunduğundan bahseder. Ana akım medya, yas sürecini rüzgar ne taraftan eserse o taraftan yaşar ve yaşatır. Türkiye’de de 6-7 Eylül olaylarından tutun da 12 Eylül Darbesi’ne kadar ülkenin kaderinin değiştiği, pek çok kaybın yaşandığı dönüm noktalarında ana akım medyanın cambazlıklarını görebiliriz.

Mehmet Akan 1939-2006

Ana akım medyanın, kokmaz bulaşmaz yapısıyla dokunmak istemediklerinden biri de Mehmet Akan’dı. Vefat haberi televizyon kanallarının ana haber bültenlerinde hep “Güle Güle Sabri Bey” başlıklı içerikler ve Bizimkiler dizisinden görüntülerle paylaşılmıştı. Evet, pek çok kişi gibi ben de tüm çocukluğum boyunca her pazar akşamı evimize konuk olan, balkonundan gelen geçene sataşan, Alzheimer hastası kayınvalidesi ve kiracıları Cenap Bey’e hayran karısı ile uğraşan Sabri Bey olarak tanımıştım Mehmet Akan’ı. Vefatının ertesi günü Evrensel ve Cumhuriyet’in sanat sayfasında “tiyatrocu”, “koreograf”, kendi deyimiyle “folklorcu”, “yazar” ve “yönetmen” kimlikleriyle Mehmet Akan’ı okuduğumda çok şaşırmıştım. “Ne çok şey yapmış!” demiştim içimden. Üzülmüştüm, pişman olmuştum vefatına kadar tiyatroya ve halk oyunlarına kattığı pek çok şeyi bilmediğim için.

Çetin İpekkaya, Ani Şahnazar İpekkaya, Erol Günaydın, Gülriz Sururi, Engin Cezzar, Gülbin Eray, Genco Erkal, Muadelet Tibet, Mehmet Akan (1963)

Bugün 5 Aralık, yani Mehmet Akan’ın doğum günü! Yaşasaydı 82 yaşında olacaktı. Gelin birlikte analım Mehmet Akan’ı. Ana akım medyanın seveceği şekilde değil ama! Onun söyleşilerinden, onun sözcüklerinden kesitlerle!

1939 yılında Şanlıurfa Birecik‘te doğan Mehmet Akan, lise eğitimini Haydarpaşa Lisesi’nde tamamlar. Öğrencilik hayatı boyunca tiyatroya tutkundur. İTÜ Makine Mühendisliği’ni son sınıfta bırakıp tutkusunun peşinden gitmesine neden olan olayı “…o sırada Genç Oyuncular’la tanıştım. İlk oyunları olan Ayyar Hamza’yı görür görmez çarpıldım. Ergun Köknar’ı buldum ve beni de aralarına almalarını söyledim” diye anlatır.


Dostlar Tiyatrosu’nun ilk oyunu olan Ha-Me-Ka-Ha-Ha-Pe’den bir fotoğraf. (Haysiyetli Milli Kalkınma ve Hak Hukuk Partisi) 15 Ekim 1969- Şevket Altuğ, Genco Erkal, Arif Erkin, Halit Akçatepe ,Mehmet Akan, Bilge Şen

1969 yılında Dostlar Tiyatrosu’nun kuruluşunda yer alır ve pek çok oyuna oyuncu, yönetmen, koreograf ve yazar olarak imzasını atar. Çok sevdiği halk oyunlarını yeni bir solukla yorumlamaya gayret gösterir. Dostlar Tiyatrosu bünyesinde Dostlar HASAD Çağdaş Dans Topluluğu’nu kurar. (HASAD: Halk Oyunları Araştırma Sergileme). Aradığı yeni soluğu bulmak için gittiği şehirlerde, kasabalarda incelemeler yapar. Okur, araştırır. Bir söyleşisinde şöyle der:

“Halk oyunları te­levizyon programlarında, bayramlarda, tö­renlerde o kadar çok ve kötü kullanıldı ki! Herkes ilgisizlikle, bıkkınlıkla izliyor. Hat­ta izlemiyor. Oyunları renkli bir koreografiyle sunmak da çare olmuyor artık. Ben­ce tutulması gereken yol bir yandan oyun­ları aslına en uygun biçimde korurken, bir yandan da Hasad’ın tuttuğu yoldan gide­rek çağdaş, ulusal bir dansa varmaktır”

https://core.ac.uk/download/pdf/38311933.pdf
Hasan Hüseyin Korkmazgil, Ruhi Su ve Mehmet Akan

Pek çok ustayla beraber çalışır. Hepsinden öğrenmeye gayret gösterir, öğrendiklerini meslektaşlarına ve en önemlisi, büyük bir heyecanla izleyiciye aktarmak ister. Bertolt Brecht’in “Kafkas Tebeşir Dairesi”nden uyarladığı “Analık Davası” eserinde Brecht tiyatrosuyla geleneksel Türk tiyatrosunu harmanlayan Akan, “Abdülcanbaz”, “Düşmanlar”, “Gün Dönerken”, “Rosenbergler Ölmemeli”, Şili’de Av” ve “Yaz” isimli oyunlarda başarılı kompozisyonlar çizer. 1974’te Çekoslovakya’da “Keşanlı Ali Destanı”nın koreografisini gerçekleştirir. “Hikaye-i Mahmud Bedreddin” eseri, önce Ankara Sanat Tiyatrosu, ardından İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenir. Kendi kimliğini, siyasi görüşünü hiç bir zaman gizlemez.

…ben kendi adıma Marksizmin, diyalektik materyalizmin çöktüğünü düşünmedim. Çünkü Marksizm ve diyalektik materyalizm toplumu çözümlerken bilim değerine sahiptir. Ben dünyada olan olayları hala diyalektik materyalizmle anlamaya çalışıyorum.”

MİMESİS Tiyatro / Çeviri – Araştırma Dergisi – Sayı 6.
1976 Ankara Ataol Behramoğlu, Mehmet Akan, Timur Selçuk, Rutkay Aziz (Burak Boysan’ın twitter hesabından alınmıştır)

Türkiye televizyon tarihinin efsaneleri arasında gösterilen Bizimkiler dizisinde 15 sezon oynar. Birçok farklı filmde ve dizide rol alır. Televizyon ile tiyatro arasındaki ikircikli ilişkiyi çok güzel özetler:

Televizyon gerçekten sürünen tiyatro oyuncularına ekmek kapısı oldu. Tabi ki bir çelişki olarak da Türk tiyatrosuna çok zararlı oldu. Çünkü artık insanlar tiyatro yapmamaya başladılar. Hatta televizyon yazarlığı para getirmeye başlayınca tiyatro oyunu yazılmamaya başlandı. Tiyatro yazarları oyun yazma yeteneklerini diziler için senaryo yazmaya kullandılar.

Mehmet Akan’ı anmak demek halk oyunlarında, tiyatroda bir devrim hedeflediğini kabul etmek, Erzurum’da, Alpagut Olayı oyununu basan faşist zihniyetten bahsetmek, Ruhi Su’yu, Hasan Hüseyin Korkmazgil’i anmak, buz gibi salonlarda nasıl çalıştığını ve darbe dönemlerinde tüm çalışmalarının nasıl sekteye uğradığını da anlatmak demek. Hatta ve hatta, babasından ve akrabalarından çekindiği için profesyonel tiyatrocu olduğu halde bu gerçeği onlardan saklayan genci konuşmak demek. Kısacası Mehmet Akan gibi bir sanatçıyı anmak demek tutkuların, gönüllülüğün ve amatör ruhun bir çırpıda rendelendiği bu ülkenin gerçeklerinin konuşulması demek. Tabii ki ana akım medyadan Mehmet Akan’ın ardındından tutulacak yasa saygı göstermesini beklemek abesle iştigal etmek olurdu!

Mehmet Akan gibi değerler ne oynadıkları bir role ne de küçük bir ekrana sıkıştırılabilir. Onlar sahnelerde, satırlarda, bir halk oyununun en heyecanlı anında, bir köy meydanında, bir gencin tutkusunda hep bizimleler! İyi ki doğdun Mehmet Akan!

Teknolojik gelişme insanları yalnızlaştırdı, evlerine kapattı. Artık büyük sermayenin elindeki medyanın tutsağıyız. Onun gizli ya da açık yönlendirmesiyle kararlar alıyor, yaşamımızı öyle sürdürüyoruz. Geldiğimiz bu aşamada tiyatro öldü, artık tiyatro yapılamaz deniyor. Hayır! İşte tam bu aşamada tiyatroya gerek var. Çünkü tiyatro insanla yapılır. Para olmayabilir, teknik olanaklar olmayabilir. Bir park, bir meydan, bir hangar, bir derneğe ya da bir sendikaya ait herhangi bir mekan tiyatro yapmak için yeterli. Yeter ki insanlar bu amaçla bir araya gelsinler. Yeter ki insanlar sermayenin köleliğinden kurtulmayı istesinler. Ne demiştik vaktiyle: Her yer tiyatrodur ve tiyatroya amatörlük yaraşır.

21 Mart 2005 tarihinde Tiyatrolar Günü için kaleme aldığı yazısından, sanki bugünler için yazılmış bir bölüm

Not: Mehmet Akan’ı biraz daha yakından tanımak isteyenler dostları tarafından seslendirilmiş bir 2014 yılından bir anma videosunu aşağıda izleyebilirler!

HASAD’ı okumak isteyenler için de İlke Kızmaz’ın yaptığı detaylı bir araştırma burada mevcut.

Alo! Alo! Burası İstanbul Radyosu. Söz şimdi çocuklarda!

Geçtiğimiz gün Ankara Radyosu’nun kuruluş yıl dönümüydü. İstanbul’dan sonra Ankara da radyo ile 18 Kasım 1927’de tanışmış ve genç Cumhuriyet için bir ilk daha gerçlekleşmişti. Alo! Alo! ile başlayan anonslar 1920’lerden itibaren şekil değiştirmiş olsa da radyoya karşı her zaman özel bir merakım oldu. TRT Radyo 1’de önce Opus’un Live is Life şarkısının başlangıcını duyup sonrasında mikrofonların Kadıköy’e dönmesini beklediğimiz, Gerson’un Tanju’la nasıl uyum yakaladığını duymayı beklerken bir anda “Turbo soba Ercan” “Seyidoğlu reçel Seyidoğlu Helva” ile bölünen, televizyonlarla radyoların birlikte hareket ettiği dönemi yaşadım. İlkokuldayken evdeki teybin mikrofonuna radyo programı kayıtları yaptım, kasetler kaydettim ve CAN FM ismiyle doldurduğum bu kasetleri etrafımdakilere verdim. Kaybedenler Kulübü’nü, Müebbet Muhabbeti canlı dinledim. Kaybedenler Kulübü’nü dinlemek ile kalmayıp arkadaşım Burak ile birlikte aramışlığımız bile var. (Yazının geri kalanında Kaan Çaydamlı’nın bizimle nasıl dalga geçtiğini anlatıp kendimi rezil etmek istemiyorum.)

1994 yılından bir Can FM kaydı

Kısacası radyo, benim için, sesimi duyurabileceğimi düşündüğüm mucizevi bir araçtı. Sanırım bu yüzden de her zaman “Talk Radio” denilen, bir moderatörün eşliğinde insanların radyoya telefonla bağlandığı ve o gün belirlenen gündemi konuştukları program tipleri hoşuma gitti. Ardından da podcastlere yöneldim. Herkesin eşit olduğu, görselliğin ortadan kalkmasıyla birlikte önyargıların kırıldığı sesli dünya beni çok cezbetti. Bertolt Brecht’in Radyo şiirinde olduğu gibi pek çok insan için yalnızlığı delip geçen bir sesti radyonun cızırtılı melodileri.

Sen küçük kutu, tutun bana kaçalım.

ki taşırken seni evden gemiye, gemiden trene kırılmasın lambaların.

Düşmanlarım hakkımda atıp tutarken yanındaydın

hem yatağımın hem acımın.

Onların zaferlerinden benim kulaklarımdan geçen,

gece en son sen, sabah ilk ses sen

Söz ver bana birden bire susmamak için

Çeviren: Kıvanç Nalça

Eşitlik televizyonda pek mümkün değildi, ekrandakilerin parıl parıl parladığı bu ortama herkes uyum sağlayamazdı. Bir keresinde Pazar 95 programında Şans Yolu‘na yarışmacı olarak çıkan konuğun ayakkabısında biraz çamur vardı da, TRT rejisi ne yapıp edip kaşla göz arasında birisine sildirmişti. Televizyona kirli bir ayakkabıyla çıkmak kabul edilemezdi. Hep bir tedirginlik hali… Vizontele’de Salih Kalyon’un canlandırdığı Casım karakterinin endişesi henüz hiç görmediği televizyonda, verici kurulabilirse, izleyeceği ajans saatinde başbakanın önünde pijamayla oturmak değil miydi?

Kılığına kıyafetine, nereli olduğuna, saçına, başına bakılmaksızın eşitliğin ve adaletin en ön planda yer aldığı bir başka mesele de üniversite yıllarımdan itibaren hep zihnimde, masamda, kitaplarımda ve sözlerimde yerini aldı: Çocuk Hakları

Psikoloji lisansımın ilk yılından itibaren Çocuk Hakları üzerine yapılan çalışmalara katıldım. Kuştepe, Dolapdere, Tarlabaşı, Taksim, Gülensu, Zeytinburnu, Koşuyolu, Ümraniye, Samandıra, Silahtar’da ve Eyüp’te çocuklarla, çocukların haklarını konuşma, tartışma ve birlikte deneyimleme şansını elde ettim. Türkiye’de ve yurtdışında pek çok kongrede, sempozyumda görev aldım.

Arkadaşlarımla ve meslektaşlarımla çocuk haklarına dair yaptığımız projeler, çalışmalar, araştırmalar, sunumlar, içinde bulunduğum oluşumlar ve tabii ki projelerin çoğunda birlikte çalıştığım, çocukların ve gençlerin sesini duyurmaya her fırsatta gayret gösteren hocam Serdar M. Değirmencioğlu’nun sayesinde iki tutkum, çocuk hakları ve radyo, birkaç kez bir araya geldi.

En unutulmazı Harbiye’deki o büyülü binadaki yayındı. TRT Radyo’ya Serdar Hoca’nın yönlendirmesiyle, konuşmacı olarak davet edilmiştim. Hem de psikolog olarak çalıştığım ilk yılda! Harbiye’deki radyo evinin merdivenlerini karnım ağrıya ağrıya çıktım. İçimden “yayının başlamasına daha çok var” diye geçirirken kısa bir sürede “yayındayız” sesi geldi camekanın arkasından. Hep radyonun başındayken duymaya alışkın olduğum “TRT İstanbul Radyosu’ndan sesleniyorum” sözü bu kez yanı başımda söylendi. 23 Nisan Özel yayınında TRT Radyo 1’de çocuk hakları üzerine konuşmak için mikrofon bendeydi. Hızlı mı konuşuyordum, heyecanlı mıydım, anlatabiliyor muydum zihnimdekileri emin değildim. Sanki tüm Türkiye’ye Çocuk Hakları Sözleşmesi’nden bahsetmek için son bir fırsat verilmiş de onu da benim üzerime yüklemişler gibi hissediyordum. Birçok ilden ve ilçeden SMS ve e-postalar geldi. Bazıları Burhan Çaçan’dan Akşam Olmadan şarkısının çalınması gibi istekler barındırsa da gelen SMS’lerin pek çoğu çocuk haklarına dair anıları ve soruları barındırıyordu. Çocukluk rüyam artık gerçekti! CAN FM’in yapımcısı, sunucusu ve teknisyeni Can Gezgör, Türkiye’nin en eski radyosunda, mikrofon başında, çocuk haklarını konuşuyordu.

Benim çocukken kasetlerle duyurmaya çalıştığım sesim Harbiye’den tüm Türkiye’ye yayıldı ancak bu ülkedeki tüm çocukların seslerinin duyulmasına ve iletilmesine ihtiyaç var. Çocuğun, “ufak tefek” “afacan” “yaramaz” baş belası” olarak görülmediği, savaş, ağır çalışma koşulları, hastalık, küresel ısınma gibi olumsuz durumlara karşın haklarının gözetildiği, sesinin duyulduğu bir dünyada yaşaması imkansız mı? Kısa vadede pek mümkün görünmemekle birlikte her yeni güne yeni umutlarla başlamak lazım, tıpkı gençlerin yaptığı gibi. 18 Kasım’da UNICEF tarafından yayınlanan bir araştırmaya göre gençler geleceğe yetişkinlere kıyasla daha umutlu bakıyor. (Araştırmaya ulaşmak için tıklayın)

Ankete göre, gençler; çocukluk döneminin kendisinde de bir iyileşme olduğunu düşünme eğilimindeler. Gençlerin büyük bir çoğunluğu; günümüz çocuklarına sağlanan sağlık, eğitim ve fiziksel güvenlik olanaklarının bir önceki neslin olanaklarına kıyasla daha iyi olduğunu düşünüyor. Öte yandan, gençler bu iyimserliklerine rağmen naif olmaktan uzaklar. İklim değişikliği konusunda kaygılanıyor, bu konuda harekete geçmek için sabırsızlanıyor, sosyal medya aracılığıyla tükettikleri bilgilere şüpheli yaklaşıyor, depresyon ve kaygı duygularıyla mücadele ediyorlar. Gençlerin kendilerini dünya vatandaşı olarak görme ve COVID-19 salgını gibi tehditlerle mücadele etmek için uluslararası işbirliği yaklaşımlarını destekleme ihtimalleri de daha yüksek.

Mario Levi, Madam Floridis Dönmeyebilir isimli kitabında radyodan şöyle bahsediyor:

Sözcüklerin, seslerin, renklerin ve kim bilir, belki de bu kokuların görüntülerini düşleyebilmek için bir kapı aralığı…

Umutlarının daha da artması, kapının ardında kadar açılması için sözcükleri, sesleri, renkleri yetişkinlerden çok daha canlı olan çocuklara mikrofonları döndürmenin zamanı gelmedi mi? Hemen şu andan itibaren Çocuk Hakları Sözleşmesi‘nin Milli Eğitim Bakanlığı’nın belirlediği müfredatlardan tutun da, sınıflarda, sokaklarda, evlerde kısacası her ortamda zihnimizde olması gerekiyor. Bir çocuğu etkileyebilecek her kararda çocuğun haklarının göz önünde bulundurulması şart. Çocuğun korunması gereken, zarif bir nesneden çok sesiyle, haklarıyla ve umutlarıyla kamusal alanda yer alan özneler olduğunu kabul ettiğimiz günlere! 20 Kasım Dünya Çocuk Günü kutlu olsun!

Bir Garip Monet: Ergenlik

Önümüzdeki haftalarda, epeydir ihmal ettiğimiz, podcast serimiz Psikoloji Söyleşileri’nin yeni bölümleri için meslektaşım Levent Kurt ile birlikte tekrar mikrofon başına dönmeyi planlıyoruz. Kaynakların gözden geçirilmesi, yeni makalelerin okunması ve ortak başlıkların belirlenmesi ile geçen zamanın ardından sanırım hazırız.

Gündemimizdeki konulardan bir tanesi ergenlik. Hani şu sürekli incelenen, ebeveynlerin hiç yaşamadıklarını iddia ettikleri, ergenler için ise hüzünlü ve melankolik geçen dönemden bahsediyorum. Bölümün içeriğine dair bilgi verip heyecanı kaçırmak istemiyorum fakat 14 Kasım ergenlik hakkında yazmak için uygun bir tarih.

14 Kasım 1840 Claude Monet’nin doğum günü. 14 Kasım 1950 ise Orhan Veli’nin hayatını kaybettiği gün. Monet öncüsü olduğu İzlenimci (Empresyonist) hareket ile resim sanatındaki en büyük devrimcilerden biri olarak kabul edilirken, Orhan Veli de Garip Hareketi’ni başlatan ve Türkiye’de şiir alanında bir devrimi gerçekleştiren şair olarak anılır.

Monet – Gün Doğumu – 1872/1873 (Impression, soleil levant)

Monet’nin başlattığı devrimin tohumları ergenliği sırasında ziyaret ettiği Louvre’da ve Paris’te atılır. Tanıştığı pek çok ressamın eski ressamları taklit ettiklerini ya da eğitim gördüğü yerdeki pencerenin manzarasının el verdiği ölçüde doğayı resmettiklerini fark eder. Bu tarz ona hiç uygun değildir. Malzemelerini toplayıp binadan çıkar, resimlerini hep açık havada çizmeyi tercih eder. Öğretmenleri tarafından başkaldırıcı ve saygısız bulunan bu tutumundan vazgeçmez. Yıllar içinde intihara kalkışacak kadar tökezlediği zamanlar geçirir ancak 1874’teki ilk empresyonist sergide yer alan Gün Doğumu (Impression, soleil levant) eseriyle yepyeni bir dönemi başlatır. Tabii ki eleştiriler hatta alaycı yazılar da ardı ardına gelir. Eleştirmen Leroy, Monet’nin Gün Doğumu eserinin en fazla bir eskiz olduğunu ve bitmiş bir çalışma olarak adlandırılamayacağını açıklar hatta eserin Fransızca ismi olan Impression’u kelime oyunu yapmak için kullanır. Ancak onun alay etmek için kullandığı Impression kelimesi kısa süre içerisinde sanat camiası tarafından Monet’nin devriminin (empresyonist akım) ismi olur.

Paris’i hissetmek için kendini sokaklara atan Monet gibi güneşli bir günü doyasıya yaşamak için memuriyetinden istifa eden Orhan Veli, şiir yazmaya ilkokulda başlar. Lisedeki edebiyat öğretmeni Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Şiir üzerine düşünceleri Tanpınar’ın da etkisiyle ergenliğinde oluşmaya başlar. 1941’de Oktay Rifat Horozcu ve Melih Cevdet Anday ile birlikte çıkardığı Garip isimli şiir kitabı ile çok tepki çeker. Asım Bezirci, “Orhan Veli: Yaşamı, Kişiliği, Sanatı, Eserleri” isimli kitabında Orhan Veli’nin eserlerinin , “önce şaşkınlık ve yadırgama, daha sonra eğlenme ve aşağılamayla karşılansa da hep ilgi uyandırdığını” yazar. Sait Faik Abasıyanık da 1947 yılında Yenigün dergisi yazısında Orhan Veli’yi “üzerinde en çok durulmuş, zaman zaman alaya alınmış, zaman zaman kendini kabul ettirmiş, tekrar inkâr, tekrar kabul edilmiş şair” olarak tanımlar. Orhan Veli’nin yarattığı yeni akımda kendisinin fiziğinin ve hayat tarzının da önemli rol oynadığı savunulur. Adnan Veli Kanık, kardeşini “Dudakları eni konu etliydi. Burnu tümsekliydi. Yüzü gençlikte çıkardığı ergenlik sivilceleri sebebiyle pürtüklüydü” diye anlatır. Sait Faik ise “ergenlik bozuğu” diyerek tanımlar arkadaşının yüzünü.

Monet ve Orhan Veli’nin hayat hikayelerinde açıkça görüyoruz ki sanat ve edebiyat alanında yapılan devrimlerde ergenlik döneminden kalan bir izin, bir gözlemin veya hatırlanan bir tavrın çok büyük etkisi var. Bu kadar önemli olan ancak yazının başında tanımlamadan geçtiğimiz “ergen” kavramını, Monet ve Orhan Veli için sarfedilen ve yazı boyunca koyu yazı tipiyle işaretlediğim sözlerle anlatmaya çalışayım:

Toplum tarafından zaman zaman büyüdüğü inkar edilen, yadırganan, çoğunlukla yetişkinler tarafından alaya alınan, aşağılanması halinde tepki olarak her şeyi alaya alabilen, bedeni ve sivilceleri hariç her şeyle eğlenebilecekmiş gibi görünen, ansızın şaşırtıcı, başkaldırıcı, saygısız olarak görülebilecek davranışlar sergileyebilme potansiyeline sahip, duygularını bitmemiş bir sanatı eserini andıran acelecikle deneyimleyen, yetişkinlikten önceki son virajı barındıran bozuk satıhlı yolda yürüyen ve kendini kabul ettirme arzusundaki genç yetişkin

Koyu yazılmış kelimeler: Başkaldırıcı, saygısız, bitmemiş bir çalışma, şaşkınlık, yadırgama, eğlenme, aşağılama, zaman zamanalaya alınmış, zaman zaman kendini kabul ettirmiş, tekrar inkar, tekrar kabul, sivilce, ergenlik bozuğu

Monet ve Orhan Veli ile ergenliğimde tanıştım. Anlamakta zorlandığım duygularımı keşfetmeme Monet, anlatmakta zorlandıklarımı dile getirmeme ise Orhan Veli yardımcı oldu. Yukarıda tanımlamaya çalıştığım garip(!) dönemdeki önemli eşlikçilerim arasında olduklarını podcast için hazırlanırken bir kez daha fark ettim ve her ikisini de anmadan geçmek istemedim. Yeni podcast bölümlerinde ve yeni yazılarda görüşene dek sanatla ve edebiyatla kalın!

7’den 77’ye… Birlikte Düşünmek

Geçtiğimiz ay okulların yüz yüze eğitime başlamasıyla birlikte velilerden, öğretmenlerden ve öğrencilerden pek çok geri bildirim alma fırsatım oldu. Bir buçuk yıl boyunca evde kapalı kalan çocuklar ve ergenler tekrar sosyalleşmeye başlarken veliler ve öğretmenler sıklıkla “sanki adapte olamadı”, “halen yavaş”, “çok sessiz” ve, sanırım en önemlisi, “yaşına göre davranmıyor” gibi gözlemlerini paylaştılar.

Pandeminin en şiddetli zamanları o kadar olağanüstü şartlar meydana getirdi ki bir ergenin sosyalleşmesini ilk sırada tutacak durumda değildik. Yaşanan kayıplar, çevrim içi çalışmaya geçiş, sağlık çalışanlarının insan üstü çabaları, aşı çalışmalarının belirsizliği, eve gelen her şeyin yıkanması sırasında bazı şeyler önceliklerini yitirmişti. Ancak okulların açılmasıyla birlikte göz ardı ettiğimiz ergenin zihnini ve duygularını yeniden ve hep birlikte düşünmek zorundayız.

Öğretmenler sanki hiç kaygı yaşamamış, onların kayıpları olmamış, maskeyle ders anlatmaları normalmiş ve düzenleri değişmemiş gibi davranan bir yönetici, öğretmenlere; öğrencilerin gelişimi hiç sekteye uğramamış gibi okula uyum sağlamasını bekleyen öğretmen, ergenlere; velilerin maddi ve manevi kayıpları olmamış gibi tam desteklerini koşulsuz vermesini bekleyenler de velilere yeterli alanı açmamış oluyor.

Beklenen Yerden mi yoksa Kaldığı Yerden mi?

Öğrencilerin gelişimi nasıl yavaşlamış olabilir? Gelin biraz çocukları ve ergenleri düşünelim. Yıllar boyu sabahları okula, okul çıkışı spora, derse, dershaneye, dil okuluna, hafta sonları etkinliklere gitmeye alışmış bir ergeni düşünün. Bir buçuk yıl boyunca alışkanlıklarından, bireyselleşme yolculuğundan ve ebeveynleriyle ayrışma serüveninden neredeyse vazgeçmek zorunda kalmış fakat bu sırada da yaşı büyümeye devam etmiş bir ergen. Bir de kendi kararlarını almaya başlamışken evde ebeveynleri ile karantinada kaldığı süre içerisinde ne yiyeceğine, içeceğine karar veremeyen, sosyalleşmesini uzaktan yaşayan, fiziksel olarak kendisini göstereceği, uyarılar alacağı/vereceği ortamı olmayan bir çocuk hayal edelim. Düşlediğiniz çocuğun ve ergenin korkularını da unutmayın. Örneğin kızdığı veya kötü sözler söylediği için ebeveyninin Covid-19 nedeniyle öleceğini düşünen ve tüm kızgınlığını içinde tutmak zorundan hisseden bir çocuk. Hatta yakınlarını hastalıktan ötürü kaybetmiş yaslı bir ergen.

Yukarıda düşündüğümüz çocuk ve ergen aslında gelişimsel olarak biraz yerinde saymış hatta geriye gitmiş gözüküyor. Tam da bu sebeple bir öğrenci yeni okul sezonuna, okul yöneticilerinin, öğretmenlerinin ve velilerinin beklediği yerden değil de “kaldığı yerden” devam edebilir. Yani bir buçuk sene öncesinden. 11. Sınıf öğrencisi 9. Sınıfı bitirmek üzere olan bir ergenin tepkilerini verebilir. Beşinci sınıf öğrencisi, evdeki ve okuldaki kuralları unutmuş ya da uygulamakta zorluk çekiyor olabilir.

Yetişkinlerin yapması gereken tüm bu değişimlerin, yasın ve çocuğun gelişiminin üzerine düşünmek. Mümkünse de birlikte düşünmek. Panikleyen, heyecanlanan veya susan çocuğa dair beklentilerimizi oluştururken önceliğimizi doğru ve gerçekçi bir şekilde belirlemek ve çocuğa alan açmak gerekiyor.

10 puan 10 puan 10 puan

Çocuğa alan açmak, çocuk ile birlikte düşünmek ve değer vermek deyince aklıma pazar günlerinin değişilmez rituellerinden biri olan Adam Olacak Çocuk geldi. Bundan tam 33 sene önce 22 Ekim 1988’de ilk bölümü yayınlanan Barış Manço ile 7’den 77’ye programının en uzun süren bölümlerinden biriydi. Katılmayı isteyip istemediğimi tam hatırlamıyorum ama programın en sıkı takipçilerinden biriydim. Bazı çocuklar Barış Manço’nun sorduğu sorulara güle oynaya cevap verir, seçtikleri şarkılarını hiç takılmadan söylerken, bazıları sus pus oturur belki bir iki kelime duyardık. Mikrofon boylarına göre ayarlanır, hepsinin sesinin stüdyoda ve yayında eşit çıkması sağlanırdı. Mikrofonun başında nasıl bir performans sergilediklerinden bağımsız, sahneden indiklerinde hepsi eşit alkış ve puan alırdı.

Cem Gezgör’ün yönetmenliğini ve tüm arşiv çalışmalarını üstlendiği, benimse yapımcı olarak yer aldığım Turkish Music Trailblazers YouTube kanalında Kurtalan Ekspres’in bas gitaristi Ahmet Güvenç 7’den 77’ye programını ve Adam Olacak Çocuk bölümünü şöyle anlatıyor. ( İlgili bölüm 17. dakika 55. saniyede başlıyor)

Barış Manço Adam Olacak Çocuk yapıyor. Mini mini bir kuş donmuştu falan filan. Bize dedi ki “Ahmet, Bahadır siz de çalın!”. “Ya Barış ne çalacağız, Allah aşkına! Mini mini bir kuş donmuştu mu çalacağız?” dedik. “Öyle düşünme!” dedi Barış. “Nasıl düşüneyim” diye sordum. “Şöyle düşün: Biz çocuklara o kadar önem veriyoruz ki, Ahmet Abileri bile onlara eşlik ediyor” dedi. Bak! Benim şu anda ders verdiğim bir okulum var, bunların hepsi o lafın arkasından geldi!

Belirsizliklerle dolu pandemi sürecinin yeni bir aşaması olan “yeniden” yüz yüze eğitim kısmında da tıpkı Barış Manço’nun Ahmet Güvenç’e önerdiği gibi farklı bir düşünce yapısına ihtiyaç var. “Neden böyle yapıyor?” sorusunun üzerine yargılamadan, suçlamadan, kısa yollara başvurmadan gitmek gerekiyor. 7’den 77’ye… Tüm paydaşların, hep birlikte!

Othmar Pferschy: Bir fotoğrafçıdan çok daha fazlası

Son haftalarda gündemden düşmeyen konulardan biri iktidar, siyaset ve otorite üçgeninde palazlanan örgütlenmelerin, ülkenin pek çok farklı sektörü üzerindeki baskın güçleri ve arsızlıkları. Bu gündem bu topraklar için yeni değil elbette. Esnaf odaları ve STK’lar üzerinden ilerleyen tartışmalar bana 2006 yılında İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi’nde katıldığım Othmar Pferschy Sergisini hatırlattı. 16 Ekim de Othmar Pferschy’nin doğum günüymüş. Hem çağrışımlara hem de usta sanatçıya saygıyla bu hafta sonu 1950’li yıllara uzanalım.

16 Ekim 1898’de Avusturya’nın Graz şehrinde doğan Othmar Pferschy, “gençliğindeki serüven arzusu” olarak açıkladığı yolculuklarının en önemlisini 1926 yılında Viyana’dan İstanbul’a yapar.

“Turist olarak geldiği şehirde bir süre Pera’da fotoğraf ustası Jean Weinberg’in yanında çalışır, ardından çektiği İstanbul fotoğrafları ile adından söz ettirir. Genç Cumhuriyet’in tanıtımı için kullanılacak fotoğrafların neredeyse tamamını Pferschy çeker. 1932’de çıkan 2007 sayılı Türkiye’de Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Hakkında Kanun adlı bir yasa kabul edilince, Türk vatandaşı olmayanların fotoğrafçılık gibi bazı mesleklerde çalışma yapması yasaklanır. Bu yasa sonucunda İskenderiye’ye gider.


Kahire’ye göç etme hazırlığındayken, Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim Tör’ün ısrarıyla, “Kemalist Türkiye’nin uzman fotoğrafçısı” olarak 1935’ten 1940 yılına kadar Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü’nde çalışır. Anadolu’yu defalarca gezer. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Avusturya’ya çağrılır ve savaşta cephe fotoğrafçısı olarak görev yapar.

1947’de İstanbul’a dönmeyi başarır. Beyoğlu’nda bir fotoğraf stüdyosu açar. Aynı yıl başvurmasına rağmen Türk vatandaşlığa kabul edilmez. Son stüdyosu Harbiye’dedir. Yine 2007 sayılı yasa öne sürülerek iki meslektaşı tarafından ihbar edilir. İhbarlar artınca Othmar Pferschy’nin çalışma izni iptal edilerek, ticari fotoğraf çekmesi yasaklanır. İleri gelen kişilerin devreye girmesi ile yalnızca İstanbul’da çalışmasına izin verilir, yıllarca dolaştığı, fotoğrafladığı, tanıttığı Anadolu’da fotoğraf çekmesi yasaklanır. Baskıların artmasıyla üç çocuğunun doğup büyüdüğü Türkiye’yi 1969 yılında sessizce terk eder.” (Othmar Pferschy’nin hayatına dair bu bilgileri İstanbul Modern’in internet sitesinden aldım. Daha detaylı okumak isteyenler buraya tıklayabilir.)

Gündemin benim zihnimde canlandırdıkları 2007 sayılı yasayı kullanarak Othmar Pferschy’nin çalışma alanını kısıtlamaya çalışan ve bu gayretlerini isimsiz ihbarlar/mektuplar üzerinden yapan grup hakkındaydı. Othmar Pferschy’nin kızı Astrid von Schell, sergiye babasına gelen tehdit mektuplarından birini getirmişti. Aklımda yarım yamalak kalmış mektubu Arkitera’nın ve Milliyet Gazetesi’nin web sitelerinde bulup toparladım.

“Sayın Bay!

Evvela şunu söyleyelim ki bilhassa yeni hükümet sizin gibi olanlar üzerinde büyük hassaslıkla durmaktadır. Bu vaziyete göre sizin de yerinizde doğru dürüst çalışmanız icap etmektedir. Halbuki siz İstanbul sınırları dışına çıkıyor veya işlerinizle şehirler aşırı faaliyette bulunuyorsunuz. Böylece de bütün diğer zararlarınızdan gayrı bir de fotoğrafçıların kazancına mâni oluyorsunuz. Eğer bu yıl da Ankara’ya el atarsanız buradaki fotoğrafçılar vesikalarla Emniyet Umum Müdürlüğü ve Hükümet’te bu işlerle alakalı olanlar nezdinde teşebbüste bulunacak ve sizi Türkiye’de kalamayacak vaziyete düşüreceklerdir. Aklımıza bile getiremeyeceğimiz hadiselerden kurtulmak için dikkatli olmanızı tavsiye ederiz.

Ankaralı fotoğrafçılar adına bir grup”

Psikolog Oktay Şılar bir instagram gönderisinde “Kendisini sevmeyen insan, başkasını da sevemez. Kendisiyle gönülden muhabbeti olmayan, başkasıyla da konuşamaz. Kendisini dinlemeyi beceremeyen başkasını da dinleyemez. Sevgiyi yaşamamış ve öğrenmemiş insan, bunun yerine laf ebeliği, kendine acıma, bağımlılık ve kangren ilişkiler koyar” diyor. 1950’nin Mayıs ayında iktidara gelen Menderes hükümetini öne koyan mektup Ankara’da yaşanan değişimin alt kademelere yansımasını da içeriyor. Siyasi iktidara yakın olduktan sonra gücün gölgesinde kümelenmeyi tercih eden “Ankaralı fotoğrafçılar adına bir grup” istediğini elde etmeyi başarıyor. Hükümet ile kangren haline gelmiş bağımlı ilişkileri, yaratılan hayali düşmanı gönderiyor geriye ceplerini doldurmayı başarmış bir grup kalıyor.

Çektiği fotoğraflarla Türkiye’nin değişimini, devrimlerini dünyaya duyuran, öğrenciler yetiştiren ve ücretsiz pek çok seminer veren Pferschy ise ülkeyi terk etmeden önce kendisine gelen tehditlere karşı şu cevabı veriyor.

“Sağlığımı göz önünde bulundurmaksızın çalıştım ve Anadolu yolculuklarımda çoğu kez hayatım üzerine kumar oynayıp kendimi felaketle sonuçlanacak derecede yordum ve aylar boyunca çelik gibi bir iradeyle günün ilk ışıklarıyla birlikte çalışmaya başladım, yanımda iyi resimler getirebilmek için şiddetli sıcaklarda günde 80-100 kere statifi kurduğum oldu. Üstelik haftalar boyu her gün, çoğu kez de Anadolu’nun kötü yollarında arabayla 300-400 kilometre yaparak, öyle ki sonunda sırtımda devasa bir cerahat toplanması oluştu ve İzmir’de ameliyat olmak zorunda kaldım. Çoğu kez hasta hasta ve ateşim varken çalıştım. Bunu da hesaba katın, benim gibi bir adamı incitme hakkını o zaman elde edersiniz. Hükümetin iyi para ödediği doğrudur; ama bu işin parayla ölçülecek yanı da yoktur ve sadece yararlı bir insan olma idealizmi ve bilinciyle yapılabilir.”

Psikanalist Şebnem Kurtaran 16 Temmuz 2020 günü gerçekleştirilen ‘Objektifin İçinden Pandemiye Bakış’ etkinliğindeki konuşmasında “felsefi olarak dönüştürülemeyen fotoğraf, sözlerle de anlatılamaz; ağırlıksız ve saydam bir kılıf gibi sardığı varoluşun yükü altındadır” diyor. Othmar Pferschy’nin Ankaralı gruba verdiği cevapta fotoğraflarının kendi idealizmiyle ve bilinciyle nasıl değer kazandığını görebilirsiniz. Sanırım kendisine ait bir serginin yıllar sonra neden hatırlandığı, çektiği fotoğrafların sosyal medyada neden sürekli dolaşımda olduğu artık daha açık. Yine de Ankaralı grubu merak etmiyor değilim. Varoluşun yükü altında ezilen fotoğrafları onları nerelere getirdi? Biz onları tanıyor muyuz?

Günümüzde artık böyle gizli meslek grupları kalmadı. Hepsini tanıyoruz, hatta unutuyoruz. Bir belediye meclisinde alınan ya da alınamayan bir kararın ardından tepkilerini ve tehditlerini kolayca dile getirebiliyor, verdikleri hizmetten memnun olmayanlara saldırganca davranabiliyor, rekabet yaratan farklı oluşumları engelletebiliyor ve tüm bunların ardından kimseye hesap vermiyorlar. Sevgisizlik, mutsuzluk her hallerine yansırken idealizmden ve etik ilkelerden yoksun duruşları, hayatı ıskalamış zihinleri ile bağımlı ilişkilerine sıkı sıkıya tutunmaktan başka bir çareleri kalmıyor.

İyi ki doğdun Othmar Pferschy! Genç Cumhuriyetin yaşadığı baş döndürücü değişimi toplumsal hafızamıza kaydetmek için girdiğin onca çaban ve emeklerin unutulmayacak!

Schumacher, Hız ve Sabır

Pazartesi günleri okuldaki bayrak töreninden önce bahçede sıraya dizildiğimizde Bizimkiler dizisi ve hafta sonu oynanan maçlar hakkında konuşulurdu. Ayak üstü yapılan muhabbet müdür baş yardımcısı Zafer Hoca’nın kürsüye doğru attığı adımlarla kesilirdi. 1997-1998 sezonunda Zafer Hoca kürsüye çıkmadan önce Bizimkiler kritiği kısalmış, maçların detayları sınıfa saklanır hale gelmişti. Konuşulması gereken yeni bir gündem vardı. Cine5’in şifresiz yayınlamaya başladığı Formula-1 yarışlarının kritiği bizi bekliyordu.  “Pit-stopta çok zaman kaybetti”, “deposu baştan dolu olsaydı”, “şikana hızlı girmeseydi” gibi yorumların “Evet! Doğuş Lisesi! Günaydın!” diye söze girilmeden tamamlanması gerekiyordu.

Özel Doğuş Lisesi’nin bahçesinde bir tören. Zafer Özhabeş kürsüde, mikrofonun başında. Fotoğraf düşük çözünürlüklü olsa da törende ödül alan hentbolcuların heyecanı yüksek!

10 Ekim 2021 Pazar günü Formula 1 Dünya Şampiyonası’nın İstanbul ayağı var. Yayınlar, paylaşımlar, pist hakkında bilgiler havada uçuşuyor. İlgi büyük, biletler pahalı ve pandemi nedeniyle izleyici sayısı kısıtlı. 2010 sonrasında sürekli değişen kurallar, ses getirmeyen rekabetlerle “bitti” denilen Formula 1, gerek Netflix dizisi gerekse teknolojik altyapısının gelişmesiyle yeniden atağa kalkmış durumda. “Sadece tüketim yapılan, lüks bir spor” algısını zor da olsa kırmayı başardıktan sonra sosyal medya ve YouTube paylaşımları ile yeni neslin de gündemine yerleşti. Sürücünün takım direktörü ile konuşmalarını dinleyebiliyor, aracın önündeki aracı kaç tur sonra geçebileceğini hesap eden algoritmayı takip edebiliyorsunuz. Artık kritikler için de bayrak törenleri beklenmiyor, sosyal medyada fikirlerinizi tüm dünya ile anında paylaşabiliyorsunuz.

Sosyal medya ve dizi platformları yokken beni Formula-1’e bağlayan önemli figürlerden biri Schumacher’di. Hayatını anlatan belgesel 15 Eylül’de Netflix’te gösterime girdi. O gün Saat 12:00’den 15:00’e kadar ajandamı kapattım, telefonu gece moduna aldım ve kendimi Ferrari’den çıkan büyüleyici sese ve Schumacher’in hikayesine bıraktım.

Belgeselin teknik analizini yapmak değil niyetim. Psikolog ve amatör belgesel yapımcısı gözüyle kendime aldığım notları paylaşmak istiyorum. Netflix belgeselleri ile ilgili dikkatimi en çok çeken nokta belgeselde konuşan kişilerin duygularını ne kadar net ifade ettiği oluyor. Gerek Bob Ross belgeselinde gerekse Schumacher’de belgesel ekibi, sadece tarih anlatıcılığı yapmak yerine kişisel anıları, o anılar zihinde işlenirken ortaya çıkan duyguları, arzuları ve ihtirasları da izleyici ile paylaşıyor. 2017’de gösterime giren ve yapımcılığını üstlendiğim Teknik Direktör: Adnan Dinçer belgeselinde karakterlerin ağzından duyguların ne kadar zor çıktığını hatırlıyorum. Şampiyonluk kupası kazanıldığında, küme düşüldüğünde, haksızlığa uğradıklarında ne hissettiklerini sorduğum zaman genelde iki cevaptan biri geliyordu: “İyi”, “Kötü”. Duyguları paylaşmak sadece zor muydu, yoksa gerçekten otomatik pilotta yaşayan bir grupla mı röportaj yapıyorduk? Schumacher’in en büyük rakipleri yarışlara dair anılarını anlatırken öfkelerini, heyecanlarını ve pişmanlıklarını izleyiciye kusursuz bir şekilde aktarıyorlar. Üstelik aradan 20 yıl geçmiş olmasına rağmen.

Sosyal medyadaki eleştirilerde de belgeseldeki duygu geçişinin etkileri hissediliyor. “Kendisini daha önce severdim belgeselden sonra Schumacher artık bir fanını kaybetti!”, “Sen ne hırslıymışsın ya!”, “Bu kadar da kötü bir adam değil ya abartmışlar” gibi paylaşımlar var. Schumacher hayranları ve onu rol model olarak kabul eden kişiler için belgeselde paylaşılan agresif, eleştiriye kapalı, öfkeli, kazanmaya yaklaşmışken gözü bir şey görmeyen davranışları ve söylemleri hayal kırıklığına yol açmış gibi. Bunun için belgeselin yönetmenini, Schumacher’in eşini, Netflix’i suçlayanlar bile var.

Pürüzsüz bir şampiyon izleme, kusursuz bir kişiliği takip etme arzusu hâkim tepkilerde. Hayal ettiğinden farklı bir şey görmek istememek, hatalı olmadığını düşünmek ve bunu ortaya çıkartanları(!) suçlamak: Olduğu gibi kabul edememek. Sadece başarılara yer verilen bir belgesel istekleri de destekliyor bu kusursuzluk arzusunu. Kusursuzluğa ulaşılamadığında da idol terk ediliyor. Üstelik her şey çok hızlı gelişiyor. İki yarış arasındaki haftalarda ufacık bir sözünü duymak, bir fotoğrafını görmek için günlerce beklediğin idolünü, 1 saat 53 dakikalık bir belgeselin hemen ardından “silmek”. Ertesi sabah yapılacak bayrak törenini bile bekleyememek, hemen harekete geçmek. Formula 1’de pistle sınırlı olan hızı, tüm hayata uyarlamak. Üstelik Schumacher belgeselinde Michael Schumacher’in efsane konumuna ulaşana kadar nasıl çalıştığını, sabrettiğini ve tahammül gösterdiğini izlemişken. Kapitalizmin pazarlama ve adlandırma ürünlerinden olan “Z kuşağı” tabirine dahil olan yeni neslin ve hız devrinin figüranlarının, durabilmek ve sindirebilmek için ihtiyacı olan beceriler belki de eleştirdikleri belgeselin içinde gizlidir.

Pazar günü çekişmeli bir yarış olsun! Herkese iyi seyirler!

Sınırlı Sorumlu Tüketim Kooperatifi

Bugün 3 Ekim 2021 Pazar. Gündemde hala pandemi, işsizlik, zamlar, eğitim ve finansal krizler var. Sizleri bugünün gündemin alıp tam 40 yıl önceye, 4 Ekim 1981 Pazar gününe götürüyorum. Aşur ve İsmail kardeşlerin, Erbil Tuşalp’in 12 Eylül Tutanakları, Bin Tanık kitabından derlediğim hikayelerini okuyacaksınız. (Bu vesile ile geçtiğimiz günlerde ölüm yıldönümü olan gazeteci Erbil Tuşalp‘i de anmak isterim.)

Bin Tanik“ (Erbil Tusalp) – Buch gebraucht kaufen – A01ZH1BU01ZZA

Aşur Yalçın ve İsmail Yalçın kardeşler 4 Ekim 1981 tarihinde güvenlik güçleri tarafından göz altına alınırlar. Sorumlu Sınırlı Tepecik Halkı Tüketim Kooperatifi Satış Mağazası’nın kurucusu olan bu iki kardeş komünizm propagandası yapmakla suçlanmaktadırlar. Hiç bir örgüte ya da derneğe üye olmayan Yalçın kardeşler suçlamalar karşısında şaşırırlar.

İsmail Yalçın “Beni gözaltına aldıktan sonra işkenceye aldılar. Önce ‘Alevi misin, Sünni misin?’ diye sordular. Alevi olduğumu söyledim. İşkenceye başladılar. Hepimiz Müslümanız dediler. Bana elektrik verdiler. Kollarımı gerdiler. Ayaklarıma ağırlık bağladılar. İşkenceden sonra sol kolum uyuştu” diye anlatır karakolda geçen günlerini. Aşur Yalçın ise “Şubede hangi partiden olduğumu sordular, AP’li olduğumu söyledim. İşkence yaptılar. Beni bir saat kadar dövdüler. Yerlerde sürüklediler, falakaya yatırdılar. Benim mutlak surette bir örgütü kabul etmemi söylediler. Ölürüm de bir örgüt kabul etmem” der.

Bu iki kardeşin komünizm ile olan bağlantıları orataya konan delillerle aydınlanır(!). Sorumlu Sınırlı Tepecik Halkı Tüketim Kooperatifi Satış Mağazası’nın raflarında üç satırlık bir afiş bulunmaktadır.

Kooperatifimizde, sana yağı, şeker ve meşrubatlar karne ile verilmez.”

Kooperatifimizde ayın beşinde hesap kapatmayana, yeni hesap açılmaz

Yoğurt gelmiştir. Kilosu 37,50.

İşte bu afiş iki kardeşe yapılan işkencelerin nedenidir. Çözemediniz mi afişteki gizli şifreleri. Bir daha okuyun. Hala çözemediyseniz ben yardımcı olayım. Daha doğrusu gözaltı işlemini başlatan güvenlik güçlerinin tutanakları yardımcı olsun. Yukarıdaki üç afişin içerisinde tam sekiz adet Ç, S ve Ş harfi var. Güvenlik güçleri el yazısı ile yazılan bu afişlerdeki Ç, S ve Ş harflerini yakından inceler ve “Ç S Ş büyük el yazısı harflerinin değişik bir şekilde orak ve çekiç amblemini çağrıştırdığını” fark ederler.

Askeri savcı iddianameyi hazırlamıştır. Aşur ve İsmail Yalçın kardeşler yargılanmalıdır.

“Orak ve Çekiç’in Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin bayrak amblemi olması sebebiyle, sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis etmek veya sosyal bir sınıfı ortadan kaldırmak yahut memleket içinde müesses iktisadi veya sosyal temel nizamlarından herhangi birini devirmek veya devletin siyasi ve hukuki nizamlarının topyekün yok etmek için komünizm propagandası yaptıkları iddia, suç konusu el ilanlarının elde edilmesi, sanıkların tevilli ikrarla, ekspertiz raporu muhteviyatı, olay tutanağı gibi delillerle anlaşıldı”

Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı 26.10.1981 tarih 1981/256 Esas, 1981/1024 Karar sayılı iddianame ve Anakara 2 No’lu Askeri Mahkamesi 1981/1024 sayılı dosya

Ç S Ş harflerinin çağrışımından yola çıkan güvenlik güçleri Aşur ve İsmail Yalçın kardeşlerden hangisinin bu afişleri hazırladığını ortaya çıkarmaya çalışırlar. Yapılan detaylı(!) soruşturmada “yazıların halk tüketim kooperatifinin yetkili satıcısı İsmail Yalçın tarafından bir hafta önce yazılarak asıldığı ve diğer sanık Aşur Yalçın’ın kooperatifin yönetim kurulu başkanı olarak, yazılı ilanları önceden imzalayıp mühürlemekle diğer sanığın fiiline aslen iştirak ettiği” görülür. Zaten İsmail Yalçın da işkence altındayken “Ben bu afişleri bizzat kendim yazdım. Daha güzel göründüğü için bu şekilde yazmayı düşündüm” der. Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı 1981/1024 karar sayılı iddianamesi hazırdır. Aşur çıkarıldığı ilk mahkemede serbest bırakılır. İsmail hüküm giyinceye dek Mamak Cezaevi’nde kalır. Milli Güvenlik Konseyi, kooperatif yetkili satıcısının daha büyük suçlar işlemeden cezaevine konması ile birlikte “ülke bütünlüğünü korumak, millî birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mâni olan sebepleri ortadan kaldırmak” amacına bir adım daha yaklaşır(!).

Aşur Yalçın ve savunma avukatı mahkemeye veresiye defterini sunarlar, delil olarak. Amaç İsmail Yalçın’ın Ç, S ve Ş harflerini hep aynı şekilde yazdığını ispatlamaktır. Mahkeme tarafından kabul edilmez. Savunma avukatı harflerdeki çağrışımların asıl kaynağının o dönemde Alevi esnafı mahallede istemeyen başka esnaflar olduğunu ve çağrışımlarını şikayet yoluyla güvenlik güçlerine aktardıklarını mahkemeye göstermeye çalışsa da mahkeme heyeti oralı olmaz. İsmail Yalçın TCK’nın 142/1 maddesinden suçlu bulunur ve hüküm giyer. Sonrasında, tahmin edeceğiniz gibi, ne kooperatif kalır ne de huzur.

Darbeci 12 Eylül Ruhu ya da Halkın "Yüce Millet"le İmtihanı - Cemal Dindar  | kitapyurdu.com

Ç, S ve Ş harflerinin çağrışımlarının nasıl bu kadar hızlı aktarıldığını ve kabul gördüğünü Cemal Dindar Darbeci 12 Eylül Ruhu ya da Halkın “Yüce Millet’le İmtihanı kitabından yola çıkarak açıklamaya çalışıyor. Savcıdan, güvenlik gücüne, güvenlik gücünden mahalle bakkalına uzanan çağrışımlar bağı bir sürü halini andırıyor. Sigmund Freud “sürüye karşı durmak da, sürüden ayrı düşmek de kötüdür; dolayısıyla bundan kaygıyla kaçınılır. Ama sürü yeni ve alışılmadık olan her şeyden kaçar” diyor (Grup Psikolojisi ve Ego Analizi, sayfa 148). Cemal Dindar da topluluğun/sürünün kaygıdan kaçmak için oluşturduğu bir bağlılığın varlığından söz eder ve bu bağın ortasında Şef’in olduğunu belirtiyor.

12 Eylül mahkemelerinde, onun gölgesi olarak hareket eden, hüküm verenlerin bizzat mahkeme salonundaki uygulamaları ’12 Eylül ruhu’nun resmidir, özüdür, gerçeğidir.

Cemal Dindar, Darbeci 12 Eylül Ruhu ya da Halkın ‘Yüce Millet’le İmtihanı, S. 93

Kenan Evren’in arzuları çağrışımlar halinde sürüye mi sirayet etti yoksa sürü, şefinin arzularını doyurmak için kurbanlar mı kesti? Cevaplaması zor ve hayli uzun. Ancak şu soruyu sormadan da edemiyorum: 1980 darbesiyle şekillendirilen sürünün, pompalanan kapitalizm ile birlikte sürüklendiği yer Aşur ve İsmail kardeşlerin dükkanının ismine benzemiyor mu? Sınırlı Sorumlu Tüketim Kooperatifi.

Not: İsmail Yalçın ve Aşur Yalçın’ı araştırırken Aşur Yalçın’a ait olduğunu düşündüğüm bir sosyal medya profili buldum. İki kardeşin hikayelerini merak etsem de yaşadıklarının yıl dönümünde, darbe günlerinde olanları hatırlatmaktan çekindim. Bu yüzden yazıp sormak yerine sağlıklarının yerinde olduğunu ve huzurlu bir hayat sürdüklerini ummaktan öteye geçmedim. Belki bir gün bir belgeselde tanışırız hikayelerinin detayları ile.

Sorunlu Sınav Hiç Bitmiyor

6 Haziran’da Liselere Geçiş Sınavı tamamlandı. Türkiye’de akademik hayat için Haziran demek sınav demek. Finaller, bir üst kademeye geçiş sınavları, merkezi sınavlar… Dünyada merkezi sınav uygulayan tek ülke biz değiliz ancak merkezi sınav sisteminin en çok değiştiği ülkeler sıralaması yapılsa büyük ihtimalle zirveyi kimseye bırakmayız. Üniversite sınavı için iki aşamalı, tek aşamalı, yeniden iki aşamalı ve en sonunda bir hafta sonuna sıkıştırılmış iki aşamalı sınav değişiklikleri ile kafalar karman çorman edilse de özellikle orta öğretime geçiş için olan sınavda yapılan değişiklikleri takip etmek pek mümkün değil. Bu yazıda 2021 liselere giriş sınavını ve sınav sonrası öğrencileri/velileri bekleyenleri arşivden çıkanlarla birlikte incelemeye çalıştım.

Cumhuriyet Gazetesi arşivinde Anadolu Lisesi ve Sınav anahtar kelimeleri ile arama yaptığınızda karşınıza çıkacak yüzlerce sonuçtan 12 tanesi

Yukarıda Cumhuriyet Gazetesi’nin arşivinden alınmış orta öğretime geçiş sınavı ile ilgili haberler var. 1986-2014 arasında ilk sayfada kendine yer bulmuş sınav haberlerini tek tek analiz etmeyeceğiz ama sormadan edemedim. Aynı sınavın kaç farklı ismi var? Anadolu Lisesi Sınavı (ALS), Ortaöğretim Kurumları Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı (OKSYS), Ortaöğretim Kurumları Seçme Sınavı (OKS), Liselere Giriş Sınavı (LGS), Seviye Belirleme Sınavı (SBS) ve Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş Sistemi (TEOG). Bence en güzel isim en üst soldaki: Sorunlu Sınav. 

Hayat Dergisi — 1983 — Ocak

Benim girdiğim sınavın adı Anadolu Lisesi Sınavı’ydı. Sınava beşinci sınıfın sonunda, Üsküdar Paşakapısı’nda girmiştim. Gözetmen öğretmen “eğer kopya çekerseniz yandaki cezaevine gönderirim sizi” diye şimdi bile hatırladığım tehdidi sınavın başında savurmuştu. Büyük beklentilerle girdiğim sınavda özellikle matematikte işler pek istediğim gibi gitmemişti, sınav bittiğinde okul bahçesinde bekleyen aileme koşmuştum.

Yıllar içerisinde öğrencilerin sınava girecekleri yerler değişti (artık kendi okullarında giriyorlar), sınav süreleri değişti (bir ara 2 güne yayılmıştı hatta 2 farklı ayda düzenlenmişti), sınava giren öğrencilerin yaşları değişti (zorunlu eğitimin sekiz yıla çıktığı dönemden itibaren sınav 5. sınıf yerine 8. sınıfta yapılmaya başlandı), soru tipleri değişti, zorluk seviyeleri değişti, öğrencilerin okul notlarının (orta öğretim başarı puanı) sınav puanına eklenme oranları değişti. 

Değişmeyen şey: Adaletsizlik

Değişmeyen şeyler de var elbette. Bu yılki ismiyle LGS, tıpkı eski arkadaşları gibi, eleştiriler alıyor. Sınav sisteminin öğrencilere adaletsizliği açıkça öğrettiği ileri sürülse ve epeydir tartışılan orta öğretim puan sistemine eleştiriler gelse de tartışmalar hiç bir zaman elle tutulur hale gelmiyor. Socrates Youtube kanalının en çok izlenen spor programlarından Oyna Devam’da Mehmet Demirkol, bu sefer gazeteci kimliği ile değil, çocuğu LGS’ye girecek bir ebeveyn olarak sınavdaki orta öğretim başarı puanı adaletsizliğini kısaca anlatıp eleştiriyor. Ben de eleştirilerinin her cümlesine katılıyorum. (İlgili kısım tam 21. dakikada başlıyor)

“Bazı okullar bütün öğrencilerine 100 üzerinden 100 veriyor orta öğretim başarı puanları maksimum olsun diye! Ve bunu herkes biliyor! Ve kimse ses çıkarmıyor! Çok iyi okullara giren bu çocuklara, ileride Türkiye’yi yönetecek, başarılı olacak, geleceğimizi bağladığımız 14 yaşındaki çocuklara diyorsun ki ‘bu hileyi yapmakta bir sıkıntı yoktur, hayatınızın geri kalan kısmında da bu hileleri yapabilirsiniz!'”

Elbette adaletsizlik tartışmaları sadece orta öğretim başarı puanı üzerinden sürmüyor. Geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu yıl da sınavlar pandemi koşullarında gerçekleştirildi. 2020 Mart ayında kapanan okullar bu yıl 8. ve 12. sınıflar için dönem dönem açılsa da virüs endişesi nedeniyle okula gidemeyen bir çok öğrenci oldu. Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası’nın (Eğitim Sen)paylaştığı TÜBİTAK destekli bir araştırmaya göre, özel okullarda ders takip oranı yüzde 83 iken, devlet okullarında bu oran sadece yüzde 38. Üstelik tablet-cep telefonu-bilgisayar-televizyon-internet erişimi olmayan ya da kısıtlı olan çocukların sınava nasıl hazırlandıklarına dair elimizde yeterli veri yok. (Bu konuyu meslektaşım Levent Kurt ile birlikte Psikoloji Söyleşileri isimli podcast serimizde uzun uzun incelemiştik. Ücretsiz dinlemek ve dilediğiniz platformu seçmek için tıklayın)

Cumhuriyet-18 Ekim 1990

Okulların hali: Anadolu liseleri özel okula karşı

Yakın tarihte sınavdan “full çeken” yüzlerce öğrenci, dolayısıyla da yüzlerce birinci olduğu için hazırlık sınıfı olan Anadolu Liselerine ve özel okullara girenlerin doğum tarihi ile belirlendiğini gördük. Uzmanlar son bir kaç yıldır seçici soruların sayısının arttığını söyleseler de eğitimin kalitesinin de aynı oranda arttığı yönünde varılmış bir fikir birliği yok. Üstteki haber 1990 yılından. Anadolu Liseleri artık 1990’da eleştirilen seviyelerinde bile değiller. Özel okulların ve devlet okulların sahip olduğu imkanlar arasındaki fark gitgide büyüyor. Eğitimde eşitliği sağlamak bahanesiyle Anadolu liselerinin program, öğretmen ve bütçeleri ile o kadar çok oynandı ki en sonunda anadolu liselerinin kalitesinin düşmesiyle eşitliği sağlayacak hale geldiler. Buna en basit örneği 2016 yılındaki atama kararları ile verebiliriz. Aniden yapılan atamalarla “proje okul” olarak belirlenen Anadolu liselerinin tecrübeli öğretmenleri bir kaç hafta içerisinde farklı okullara gönderilmiş, öğretmenlerin öğrencileri ile gözyaşları içerisinde vedalaşmaları haber bültenlerine yansımıştı.

Hayat Dergisi — 1984 — Nisan

Yarışın diğer katılımcıları: Aileler

Sadece okullar ve öğrenciler değil, sınava hazırlanan öğrencilerin aileleri de gerek maddi gerekse manevi olarak sınav senesinden olumsuz etkileniyor. Hatırlarsanız sınav senesindeki annelerin yaşadıklarını, “sınav senesine” özel çılgınlıkları konu alan OKS Anneleri isimli dizi 2007’de yayınlandığı zaman epey ses getirmişti. Değişen pek bir şey yok. Yarış haline gelen 8. sınıf senesinde çocuklar ve ebeveynleri arasındaki bağ da sarsılmaya müsait. Pandemiden önce sınav hazırlığı hakkında yapılan bir seminerde konuşmacıydım. Sınava hazırlanma kaygısını, bu konudaki araştırmaları uzun uzun anlattım. Sıra geldi soru cevap bölümüne. Bir veli oğlunun sınava çalışırken çok zorlandığını, akşam geç saatlere kadar masa başında çaba sarf ettiğini ve oğlu için çok üzüldüğünü söyledi. Ardından sordu:

“Bazen onun için o kadar üzülüyorum ki, gidip seni seviyorum demek istiyorum. Ama sınav konsantrasyonunu bozarım diye endişelendiğim için yapmıyorum. Sizce oğluma sarılabilir miyim?”

Sınavdan sonra ne olacak?

Bir temasın bile sorgulanır hale geldiği bu garip yarış senesinde sınavın bittiği günden sonra da sınavın etkileri hissediliyor. Öğrencinin sınava motive olması için ileri sürülen “bu yıl çok çalış, seneye az çalışırsın” vaadinin boş çıktığını gören öğrenci için lise yıllarında bocalama başlıyor. Başında bir bekçinin (dershane öğretmeni-etüt öğretmeni-özel ders öğretmeni-anne-baba-akraba-üniversite öğrencisi bir abi/abla) dürtmesiyle sınava çalışan öğrenci sadece çoktan seçmeli sınav sistemine aşina olurken, mantık sorularının içinden çıkamaz, okuduğunu anlayamaz hale geliyor. PISA sonuçları da bu yorumumu destekliyor. Kısaca söylemek gerekirse deneyimleyerek, hata yaparak öğrenme fırsatına sahip olmayan öğrenciler ÖĞRENMEYİ ÖĞRENEMİYOR! Liselerde çalıştığım dönemde öğrencilerden şu serzenişleri çok duydum: 

“Ama derste anlattığını da sormuş, kitapta yoktu bu sorular” “Yazılı olunca yazması zor, test daha hızlı oluyor.” “Slaytları verse onu ezberlerdim ama şimdi neye çalışacağım ki?” “Ben şimdi kaç dakika matematik kaç dakika Edebiyat çalışayım?”

Sınavdan beteri varmış: Tercih Dönemi

Öğrencilerin işi zor, sınav sistemi sorunlu, velilerin maddi külfeti her geçen yıl fazlalaşıyor. Sınava giren öğrenci sayısı artarken tercih yapılacak okulların kalitesi daha da çok sorgulanıyor. Yukarıdaki manşet 1990 yılında atılmış. 21 yıl sonra da velilerin gündemi değişmedi. Puanlar düşecek mi? Özel okula kayıt yaptırıp mı bekleyeyim yoksa risk mi alayım? Butik okul mu? Dershaneden dönüşmüş okul mu? Sizce hangisi? Neye ihtiyaç var?

Tüm arşiv taramaları ile birlikte bugün içinde bulunduğumuz durum gösteriyor ki devlet politikalarının yenilenmesine, eğitim alanında reformlara, laiklik ilkesinin ışığı altında gençlerin toplumsal hayata katıldığı, demokratik bir özne olarak görüldüğü bir anlayışa ihtiyacımız var. Tercih döneminde fikri alınmayan, önemsenmeyen gençlerin yeni kayıt oldukları okullara adaptasyonunun tahmin edilenden daha güç olduğunu en yakından deneyimledim. Gencin sesinin duyulmadığı bir ortamda huzurdan bahsedemeyiz.

Spor ve sanat faaliyetleri bir yıllığına, belki de tamamen, dondurulmuş, pandemi etkisi altında bilgisayar başında bütün bir yılını geçiren öğrencilere, onların ebeveynlerine kocaman bir geçmiş olsun! Tercih döneminde de kolay gelsin!

Vallahi Selected!

Ekrana iyice yaklaşan gençler, arkadaşlarının Green Card için seçildiğinden bu sözlerle emin oldular: Valahi Selected! Geçtiğimiz günlerde Green Card başvurusu onaylanan gencin sevinci kısa bir süre içerisinde sosyal medyada gündem oldu. ABD’de çalışma hakkı kazanan gencin sevinç anlarına sosyal medya kullanıcıları, gazeteciler ve videoyu haber olarak yayınlayan sitelerin kullanıcıları yüzlerce yorumda bulundular. Yorumlar arasında gencin çok şanslı olduğu, vatana ihanet ettiği, ABD’de yaşamın sandığından zor olduğu gibi başlıklar vardı. Yetmedi siyasetçiler de videonun ardından fikirlerini beyan ettiler. Klasik başlıklar çıktı: Gençlik Nereye?

Kendimi bildim bileli her 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nda gençliğe dair araştırmaların içerisinden en acınaklı bölümler cımbızla çekilir, maddi meseleler tartışılır, işsizlik konuşulur. Bir sonraki 19 Mayıs’a kadar da konu rafa kaldırılır. Gençlik ile ilgili raporların sonuçları hakkındaki soruları da, verileri toplayan stajyer konumundaki gençlere değil de iş dünyasının ve sektörün önde gelenlerine sorarlar.

Resimli Hayat Dergisi — 1985 — Ocak

Bir 19 Mayıs gündemine daha yukarıda 1985’ten bir örneğini gördüğünüz gençlerin iş, eğitim ve beklentileri üzerine haberlerle giriyoruz; üstelik sadece sektörün önde gelenlerine yorumlatılan raporlarla değil, onların sevdiği X-Y-Z kuşağı klişeleri ile. Hiç bir bilimsel gerçekliği olmayan, belirli sektörlerde alım gücüne sahip nesillerin tüketim alışkanlıklarının etiketlenmesini sağlayan nesil ayraçları mı anlatacak gençleri artık? X kuşağı uzun çalışır ama çok fotokopi çeker, Y kuşağı ince görür, ayak içi vurur, Z kuşağı sos kullanmaz, baharat atar. Türkiye’de kim bu kuşakların içindekiler? Makam sahipleri ile çekildikleri fotoğrafları CV olarak kullanıp, tokatladıkları milyonlar ile yurtdışına kaçan yatırımcı gençler mi? Kendi üniversitelerine atanan rektörü akademisyenleri ile birlikte protesto ederken “Sus” diye bağırılan, yerlerde sürüklenen, sabaha karşı evlere basılan, ceplerindeki akıllı telefonlar yüzünden elitist ilan edilen gençler mi? Yoksa pandemi koşullarında bir türlü internet altyapısına ya da tablet imkanına kavuşamadıkları için bu yıl düzenlenecek sınavlardan ümidini kesen gençler mi? 

Resimli Hayat Dergisi — 1984 — Mayıs

Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği’nin 2008 tarihli Sosyal Hizmet Dergisi’nin Ocak sayısında gençlerin toplumsal hayata katılımının önemini vurgulayan 101 dersi niteliğinde yazılar var. Gelişim psikolojisi alanını seçmemde etkisi büyük olan Serdar M. Değirmencioğlu’nun yazısında kullandığı sivil toplum öznesi ve demokratik özne kavramları kapitalizmin X-Y-Z kuşağı gibi içi boş, grafiği bol kavramlarından daha önemli. Sivil toplum öznesi olarak görülen gencin toplum hayatına katılımı daha fazla olur. Çünkü sivil toplumun bir ferdi olarak gencin fikri alınır, genç fikrini beyan edebileceği ortamlara sahip olur, sesini duyurur. Her şeyden önemlisi genç kabul edilir. Hem de sektörün önde gelenleri tarafından değil bizzat toplum tarafından. Bir gencin nasıl sivil toplum öznesi ya da demokratik özne olarak görülebileceğinin bir model üzerinden cevabı da altı çizili olan satırda bağlantısını bulabileceğiniz Demokrasilerde Çocuklara ve Gençlere Yer Açmak başlıklı yazıda mevcut. 

Biliyorum sektörün önde gelenleri gençleri dinlemek, onların fikirlerini almak, kısacası insan yerine koymak için sertifikaya, belgeye ve biraz da mucizeye ihtiyaç duyuyor. Onların sevdiği şekilde ilerleyelim o zaman. 20’li yaşlarındaki gençlerin neler yarattıklarına bakalım.

James Hetfield ve Lars Ulrich bu şaheseri bestelediklerinde henüz 21 yaşındaydılar. Metal müzik dünyasının başyapıtlarından olan eser yalnızca Ernest Hemingway’e göndermelerde bulunmakla kalmaz, savaş meydanlarında hiç uğruna ölen ve rakamlardan ibaret görülen askerleri de gençliğin gündemine getirir. (Aynı zamanda önceki yazım için yaptığım ankette öfkeye en iyi eşlik eden şarkılardan biri olarak ilk sırayı almıştı)

Die Tote Mutter — Dead Mother / Egon Schiele — 1910

Biraz da sanattan gidelim. 1910 yılında tamamladığı Dead Mother (Ölü Anne) tablosu için en iyi işlerimden biri diyen Avusturyalı ressam Egon Schiele, belki de 70 yıl sonra psikanaliz literatürüne girecek “ölü anne” kavramını neredeyse psikanalitik tanımda kullanır. Schiele’nin yirmi yaşındayken ortaya çıkardığı bu müthiş eser halen dünyanın en çok aranan ve izlenen eserleri arasında yer alıyor. Pınar Limnili makalesinde ölü anne tanımınıSözü edilen annenin depresyonunun ardından çocuğun zihninde oluşan bir anne imagosudur. “Ölü anne” canlı kalmış ancak anne bebek ilişkisinde küçük çocuğun gözünde ölmüş olan annedir” şeklinde yapar. 

Servis Topu / Bedri Baykam — 1977 — Kağıt üzerine çini mürekkebi, 65X60

Bir örnek de Bedri Baykam’dan. Bedri Baykam’ın henüz 20 yaşındayken Fransa’da tamamladığı Servis Topu tablosu pek bilinmez ancak kendi ekolünü oluştururken önemli dönüm noktalarından biri olarak sanat dünyasında kabul görür. Kişisel web sitesinde de sergilediği bazı eserlerinin arasında yer alır.

Son olarak, belirtmeliyim ki bir gencin dinlenmesi için dahi, harika, muhteşem olmasına, Z kuşağı özelliklerini yerine getirmesine gerek yok. Yukarıdaki örneklerde gördüğünüz, milyonlarca kez dinlenen, yüzbinlerce kez ziyaret edilen eserler 20’li yaşlarındaki gençlerin ürünü! Hangi ırk, din ve cinsiyetten olursa olsun her çocuğun, her gencin konuşmaya, yazmaya, çizmeye hakkı olduğunun bilindiği ve gençlere alan açıldığı, gençlerin toplumsal, kamusal süreçlere dahil olduğu demokratik günlere! Nice 19 Mayıslara!

Duyguya eşlik etmek mi? O da ne?

Geçtiğimiz hafta Instagram’ın hikayelerindeki anket seçeneğini ilk kez kullandım. Biraz tuzaklı bir soru sordum: “Diyelim ki çok öfkelisiniz. Öfkenize hangi şarkının eşlik etmesini isterdiniz?” Seksen sekiz yanıt geldi. Yeni şarkılar dinledim, hiç dinlemediğim türden onlarca şarkı. Melodik death metalden arabeske, mizah amaçlı üretilmiş içeriklerden çocuk şarkılarına 86 parçalık liste. Ankete sadece şarkı önerileri gelmedi elbette. Sosyal bilimlerin farklı disiplinlerinde çalışan arkadaşlarım ve takipçilerim arasından anketime kızanlar bile oldu. “Bununla ne ölçeceksin ki?” “Soru yeterince açık değil!” “Bir de şu soruyu eklesen daha net olurdu”. Niyetim elbette bir sorunun yardımıyla onlarca analiz yapmak değildi. Ya da “metal müzik öfkeyi dindiriyor” gibi bir yargıyla çıkmayı hedeflememiştim (ki bence kesinlike metal müzik öfkeye çok güzel eşlik ediyor). Anketi düzenleme hedefime ulaşmamı sağlayan tepkiler DM’den gelen 34 soruydu aslında. “Eşlik etmek ne demek?” “Öfkenin geçmesi için mi şarkı düşüneyim yoksa sakinleşmek için mi?” “Unutturacak şarkı mı yoksa mutlu edecek şarkı mı?”

https://open.spotify.com/playlist/1iv9LII5hkNBR10FDNee0f?si=4f85516342d940f5
Gelen yanıtlardan bir spotify çalma listesi hazırladım. Dinlemek için tıklayabilirsiniz

1990’lı yıllardan itibaren övgüyle bahsedilen “multitasking[1]” hayatımıza bir şekilde girdi. Yemek yaparken ertesi günün planını oluşturmak, toplantının notlarını derlerken bir sonraki görüşmenin taslağını çıkartmak, sınav kağıtlarını okurken podcast haline getirilmiş kişisel gelişim kitabı dinlemek, bu esnada yogadan öğrenilen açma-germe hareketlerini yapmak ve önceden hazırlanan bitki çayından sürekli içmek. Tüm bunları yapmak yani sürekli olarak “yapma halinde olmak” milenyum insanının en önemli meziyeti olarak gösterildi. Ardından Türkiye magazin gündemini uzunca bir süre meşgul eden bir olay yaşandı. Meryem Uzerli Muhteşem Yüzyıl dizisinden “Tükenmişlik Sendromu” nedeniyle ayrılmak istedi. Dünyanın parasını kazandığı halde nasıl depresif hissedebilirdi ki? Şımarıklıktı yaptığı! Medyanın önde gelen magazincileri ve bilim insanı taklitçileri Uzerli’nin yaşadığı rahatsızlığı böyle yorumluyordu. Taklitçiler yerini gerçek bilim insanlarına bırakınca durum ortaya çıktı. “Tükenmişlik Sendromu” gerçekti, önemliydi ve saygı gösterilmesi gereken bir durumdu. Bazen geri çekilmek, duyguları kabul etmek ve dinlenmek gerekebiliyordu.

Yapma halini ya da multitasking meselesini tamamen kötüleyemeyiz. Huzursuzluğumuzun eğer gerçekten bir dışsal nedeni varsa, örneğin bankada yaşanan bir problem nedeniyle şubeye gitmemiz gerekiyor ancak üşeniyorsak yapma hali bize bu işimizi durmadan hatırlatan bir bekçi gibi çalışır. Kısacası dışsal nedenlerle baş etmek için yapma hali gereklidir. Ancak duygular iş değil ki! Onları bir iş gibi görüp yapma haline geçmek ve hemen yok etmeye ya da yok saymaya çalışmak daha yorucu olabiliyor. Sürekli koşturma halinde olmak, bir şeyler yapmak zorunda hissetmek duyguların kabulünü zorlaştırıyor, hatta bazen duyguları unutturuyor.

3. dalga terapiler olarak adlandırılan yeni nesil terapi çeşitlerinde “kabul” en çok çalışılan başlıklar arasında. Duyguyu kabul etmek, ona eşlik etmek hemen öğrenilen bir şey değil. Birçok kez denemek, denerken yaşanan zorlukları da fark etmek gerekiyor. Kısacası öğretileri kişiselleştirmek gerekiyor. Bu da günümüzde halen şöhreti devam eden “multitasking” ve yapma haline zıt bir durum oluşturuyor. Duyguyu kabul etmek ve duyguya eşlik etmek üzerine standart tavsiyelerde bulunmak yerine Kültegin Hocamın tavsiye ettiği ancak baskısı olmadığı için bulana kadar epey uğraştığım Jiddu Krishnamurti’nin Farkındalığın Işığı kitabından iki alıntı yapıp yazıyı sonlandırmak istiyorum.

“…ama insan kaçarak, bastırarak, analiz ederek ve nedenlerini bulmaya çalışarak korkuyu güçlendirdiğinin farkında değildir. Sanki korku siz değilmişsiniz gibi korkuyu yok saymaya çalışıyorsunuz. Korku zevkten farklı mıdır? Ya da korku zevk midir? Zevkin doğasını anladığınızda korkuyla zevkin, paranın iki yüzü olduğunu görürsünüz. Geçmişte güzel bir şey yaşamışsınızdır, bu bellekte kayda geçmiştir ve zevkin gelecekte tekrar etmesini istersiniz. Tıpkı geçmişteki bir korkuyu hatırladığınız ve ondan kaçınmak istediğiniz gibi. Hareket aynı, ama birine zevk, birine korku diyorsunuz.”

“Acının son bulabileceğini, tümüyle son bulabileceğini söylüyorum. Doğal olarak hemen soruyorsunuz: Nasıl? Nasıl diye sorduğunuzda bir sistem, bir metot, bir yöntem istiyorsunuz. Bunun için soruyorsunuz. “Bana nasıl varılacağını göster” diyorsunuz. “Nasıl” diye sorduğunuzda yanlış soru soruyorsunuz. Çünkü sadece acının üstesinden gelmekle ilgilisiniz. … Acıdan kaçmak istiyorsunuz. Kendinize acıyarak ya da nedenini bulmaya çalışarak acının yakınına gelemezsiniz. Siz acıdan ayrı değilsiniz. Acısınız, endişesiniz, yalnızlıksınız, zevksiniz, korkusunuz.”

Instagramdaki ankete katkı sunan herkese teşekkürler! Spotify’da gelen yanıtlarla oluşturduğum çalma listesini dinlemeyi unutmayın. Farklı meslek-yaş gruplarından gelen önerilerden sizin öfkenize eşlik edebilecek bir şarkı bulabilirsiniz!

[1] Çoklu görev olarak Türkçe’ye çevriliyor. Aynı anda birden fazla görevi yerine getirme hali.