Son haftalarda gündemden düşmeyen konulardan biri iktidar, siyaset ve otorite üçgeninde palazlanan örgütlenmelerin, ülkenin pek çok farklı sektörü üzerindeki baskın güçleri ve arsızlıkları. Bu gündem bu topraklar için yeni değil elbette. Esnaf odaları ve STK’lar üzerinden ilerleyen tartışmalar bana 2006 yılında İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi’nde katıldığım Othmar Pferschy Sergisini hatırlattı. 16 Ekim de Othmar Pferschy’nin doğum günüymüş. Hem çağrışımlara hem de usta sanatçıya saygıyla bu hafta sonu 1950’li yıllara uzanalım.

16 Ekim 1898’de Avusturya’nın Graz şehrinde doğan Othmar Pferschy, “gençliğindeki serüven arzusu” olarak açıkladığı yolculuklarının en önemlisini 1926 yılında Viyana’dan İstanbul’a yapar.
“Turist olarak geldiği şehirde bir süre Pera’da fotoğraf ustası Jean Weinberg’in yanında çalışır, ardından çektiği İstanbul fotoğrafları ile adından söz ettirir. Genç Cumhuriyet’in tanıtımı için kullanılacak fotoğrafların neredeyse tamamını Pferschy çeker. 1932’de çıkan 2007 sayılı Türkiye’de Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Hakkında Kanun adlı bir yasa kabul edilince, Türk vatandaşı olmayanların fotoğrafçılık gibi bazı mesleklerde çalışma yapması yasaklanır. Bu yasa sonucunda İskenderiye’ye gider.

Kahire’ye göç etme hazırlığındayken, Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim Tör’ün ısrarıyla, “Kemalist Türkiye’nin uzman fotoğrafçısı” olarak 1935’ten 1940 yılına kadar Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü’nde çalışır. Anadolu’yu defalarca gezer. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Avusturya’ya çağrılır ve savaşta cephe fotoğrafçısı olarak görev yapar.

1947’de İstanbul’a dönmeyi başarır. Beyoğlu’nda bir fotoğraf stüdyosu açar. Aynı yıl başvurmasına rağmen Türk vatandaşlığa kabul edilmez. Son stüdyosu Harbiye’dedir. Yine 2007 sayılı yasa öne sürülerek iki meslektaşı tarafından ihbar edilir. İhbarlar artınca Othmar Pferschy’nin çalışma izni iptal edilerek, ticari fotoğraf çekmesi yasaklanır. İleri gelen kişilerin devreye girmesi ile yalnızca İstanbul’da çalışmasına izin verilir, yıllarca dolaştığı, fotoğrafladığı, tanıttığı Anadolu’da fotoğraf çekmesi yasaklanır. Baskıların artmasıyla üç çocuğunun doğup büyüdüğü Türkiye’yi 1969 yılında sessizce terk eder.” (Othmar Pferschy’nin hayatına dair bu bilgileri İstanbul Modern’in internet sitesinden aldım. Daha detaylı okumak isteyenler buraya tıklayabilir.)
Gündemin benim zihnimde canlandırdıkları 2007 sayılı yasayı kullanarak Othmar Pferschy’nin çalışma alanını kısıtlamaya çalışan ve bu gayretlerini isimsiz ihbarlar/mektuplar üzerinden yapan grup hakkındaydı. Othmar Pferschy’nin kızı Astrid von Schell, sergiye babasına gelen tehdit mektuplarından birini getirmişti. Aklımda yarım yamalak kalmış mektubu Arkitera’nın ve Milliyet Gazetesi’nin web sitelerinde bulup toparladım.
“Sayın Bay!
Evvela şunu söyleyelim ki bilhassa yeni hükümet sizin gibi olanlar üzerinde büyük hassaslıkla durmaktadır. Bu vaziyete göre sizin de yerinizde doğru dürüst çalışmanız icap etmektedir. Halbuki siz İstanbul sınırları dışına çıkıyor veya işlerinizle şehirler aşırı faaliyette bulunuyorsunuz. Böylece de bütün diğer zararlarınızdan gayrı bir de fotoğrafçıların kazancına mâni oluyorsunuz. Eğer bu yıl da Ankara’ya el atarsanız buradaki fotoğrafçılar vesikalarla Emniyet Umum Müdürlüğü ve Hükümet’te bu işlerle alakalı olanlar nezdinde teşebbüste bulunacak ve sizi Türkiye’de kalamayacak vaziyete düşüreceklerdir. Aklımıza bile getiremeyeceğimiz hadiselerden kurtulmak için dikkatli olmanızı tavsiye ederiz.
Ankaralı fotoğrafçılar adına bir grup”
Psikolog Oktay Şılar bir instagram gönderisinde “Kendisini sevmeyen insan, başkasını da sevemez. Kendisiyle gönülden muhabbeti olmayan, başkasıyla da konuşamaz. Kendisini dinlemeyi beceremeyen başkasını da dinleyemez. Sevgiyi yaşamamış ve öğrenmemiş insan, bunun yerine laf ebeliği, kendine acıma, bağımlılık ve kangren ilişkiler koyar” diyor. 1950’nin Mayıs ayında iktidara gelen Menderes hükümetini öne koyan mektup Ankara’da yaşanan değişimin alt kademelere yansımasını da içeriyor. Siyasi iktidara yakın olduktan sonra gücün gölgesinde kümelenmeyi tercih eden “Ankaralı fotoğrafçılar adına bir grup” istediğini elde etmeyi başarıyor. Hükümet ile kangren haline gelmiş bağımlı ilişkileri, yaratılan hayali düşmanı gönderiyor geriye ceplerini doldurmayı başarmış bir grup kalıyor.
Çektiği fotoğraflarla Türkiye’nin değişimini, devrimlerini dünyaya duyuran, öğrenciler yetiştiren ve ücretsiz pek çok seminer veren Pferschy ise ülkeyi terk etmeden önce kendisine gelen tehditlere karşı şu cevabı veriyor.
“Sağlığımı göz önünde bulundurmaksızın çalıştım ve Anadolu yolculuklarımda çoğu kez hayatım üzerine kumar oynayıp kendimi felaketle sonuçlanacak derecede yordum ve aylar boyunca çelik gibi bir iradeyle günün ilk ışıklarıyla birlikte çalışmaya başladım, yanımda iyi resimler getirebilmek için şiddetli sıcaklarda günde 80-100 kere statifi kurduğum oldu. Üstelik haftalar boyu her gün, çoğu kez de Anadolu’nun kötü yollarında arabayla 300-400 kilometre yaparak, öyle ki sonunda sırtımda devasa bir cerahat toplanması oluştu ve İzmir’de ameliyat olmak zorunda kaldım. Çoğu kez hasta hasta ve ateşim varken çalıştım. Bunu da hesaba katın, benim gibi bir adamı incitme hakkını o zaman elde edersiniz. Hükümetin iyi para ödediği doğrudur; ama bu işin parayla ölçülecek yanı da yoktur ve sadece yararlı bir insan olma idealizmi ve bilinciyle yapılabilir.”
Psikanalist Şebnem Kurtaran 16 Temmuz 2020 günü gerçekleştirilen ‘Objektifin İçinden Pandemiye Bakış’ etkinliğindeki konuşmasında “felsefi olarak dönüştürülemeyen fotoğraf, sözlerle de anlatılamaz; ağırlıksız ve saydam bir kılıf gibi sardığı varoluşun yükü altındadır” diyor. Othmar Pferschy’nin Ankaralı gruba verdiği cevapta fotoğraflarının kendi idealizmiyle ve bilinciyle nasıl değer kazandığını görebilirsiniz. Sanırım kendisine ait bir serginin yıllar sonra neden hatırlandığı, çektiği fotoğrafların sosyal medyada neden sürekli dolaşımda olduğu artık daha açık. Yine de Ankaralı grubu merak etmiyor değilim. Varoluşun yükü altında ezilen fotoğrafları onları nerelere getirdi? Biz onları tanıyor muyuz?
Günümüzde artık böyle gizli meslek grupları kalmadı. Hepsini tanıyoruz, hatta unutuyoruz. Bir belediye meclisinde alınan ya da alınamayan bir kararın ardından tepkilerini ve tehditlerini kolayca dile getirebiliyor, verdikleri hizmetten memnun olmayanlara saldırganca davranabiliyor, rekabet yaratan farklı oluşumları engelletebiliyor ve tüm bunların ardından kimseye hesap vermiyorlar. Sevgisizlik, mutsuzluk her hallerine yansırken idealizmden ve etik ilkelerden yoksun duruşları, hayatı ıskalamış zihinleri ile bağımlı ilişkilerine sıkı sıkıya tutunmaktan başka bir çareleri kalmıyor.
İyi ki doğdun Othmar Pferschy! Genç Cumhuriyetin yaşadığı baş döndürücü değişimi toplumsal hafızamıza kaydetmek için girdiğin onca çaban ve emeklerin unutulmayacak!
Can, yazılarını çok beğenerek takip ediyorum. Bu yazın da harika olmuş. Metafor yaparak harika bir hikayeyle bugünü güzel anlatmışsın. Selamlar.
BeğenBeğen