Geçtiğimiz gün Ankara Radyosu’nun kuruluş yıl dönümüydü. İstanbul’dan sonra Ankara da radyo ile 18 Kasım 1927’de tanışmış ve genç Cumhuriyet için bir ilk daha gerçlekleşmişti. Alo! Alo! ile başlayan anonslar 1920’lerden itibaren şekil değiştirmiş olsa da radyoya karşı her zaman özel bir merakım oldu. TRT Radyo 1’de önce Opus’un Live is Life şarkısının başlangıcını duyup sonrasında mikrofonların Kadıköy’e dönmesini beklediğimiz, Gerson’un Tanju’la nasıl uyum yakaladığını duymayı beklerken bir anda “Turbo soba Ercan” “Seyidoğlu reçel Seyidoğlu Helva” ile bölünen, televizyonlarla radyoların birlikte hareket ettiği dönemi yaşadım. İlkokuldayken evdeki teybin mikrofonuna radyo programı kayıtları yaptım, kasetler kaydettim ve CAN FM ismiyle doldurduğum bu kasetleri etrafımdakilere verdim. Kaybedenler Kulübü’nü, Müebbet Muhabbeti canlı dinledim. Kaybedenler Kulübü’nü dinlemek ile kalmayıp arkadaşım Burak ile birlikte aramışlığımız bile var. (Yazının geri kalanında Kaan Çaydamlı’nın bizimle nasıl dalga geçtiğini anlatıp kendimi rezil etmek istemiyorum.)

Kısacası radyo, benim için, sesimi duyurabileceğimi düşündüğüm mucizevi bir araçtı. Sanırım bu yüzden de her zaman “Talk Radio” denilen, bir moderatörün eşliğinde insanların radyoya telefonla bağlandığı ve o gün belirlenen gündemi konuştukları program tipleri hoşuma gitti. Ardından da podcastlere yöneldim. Herkesin eşit olduğu, görselliğin ortadan kalkmasıyla birlikte önyargıların kırıldığı sesli dünya beni çok cezbetti. Bertolt Brecht’in Radyo şiirinde olduğu gibi pek çok insan için yalnızlığı delip geçen bir sesti radyonun cızırtılı melodileri.
Sen küçük kutu, tutun bana kaçalım.
ki taşırken seni evden gemiye, gemiden trene kırılmasın lambaların.
Düşmanlarım hakkımda atıp tutarken yanındaydın
hem yatağımın hem acımın.
Onların zaferlerinden benim kulaklarımdan geçen,
gece en son sen, sabah ilk ses sen
Söz ver bana birden bire susmamak için
Çeviren: Kıvanç Nalça
Eşitlik televizyonda pek mümkün değildi, ekrandakilerin parıl parıl parladığı bu ortama herkes uyum sağlayamazdı. Bir keresinde Pazar 95 programında Şans Yolu‘na yarışmacı olarak çıkan konuğun ayakkabısında biraz çamur vardı da, TRT rejisi ne yapıp edip kaşla göz arasında birisine sildirmişti. Televizyona kirli bir ayakkabıyla çıkmak kabul edilemezdi. Hep bir tedirginlik hali… Vizontele’de Salih Kalyon’un canlandırdığı Casım karakterinin endişesi henüz hiç görmediği televizyonda, verici kurulabilirse, izleyeceği ajans saatinde başbakanın önünde pijamayla oturmak değil miydi?
Kılığına kıyafetine, nereli olduğuna, saçına, başına bakılmaksızın eşitliğin ve adaletin en ön planda yer aldığı bir başka mesele de üniversite yıllarımdan itibaren hep zihnimde, masamda, kitaplarımda ve sözlerimde yerini aldı: Çocuk Hakları
Psikoloji lisansımın ilk yılından itibaren Çocuk Hakları üzerine yapılan çalışmalara katıldım. Kuştepe, Dolapdere, Tarlabaşı, Taksim, Gülensu, Zeytinburnu, Koşuyolu, Ümraniye, Samandıra, Silahtar’da ve Eyüp’te çocuklarla, çocukların haklarını konuşma, tartışma ve birlikte deneyimleme şansını elde ettim. Türkiye’de ve yurtdışında pek çok kongrede, sempozyumda görev aldım.
Arkadaşlarımla ve meslektaşlarımla çocuk haklarına dair yaptığımız projeler, çalışmalar, araştırmalar, sunumlar, içinde bulunduğum oluşumlar ve tabii ki projelerin çoğunda birlikte çalıştığım, çocukların ve gençlerin sesini duyurmaya her fırsatta gayret gösteren hocam Serdar M. Değirmencioğlu’nun sayesinde iki tutkum, çocuk hakları ve radyo, birkaç kez bir araya geldi.
En unutulmazı Harbiye’deki o büyülü binadaki yayındı. TRT Radyo’ya Serdar Hoca’nın yönlendirmesiyle, konuşmacı olarak davet edilmiştim. Hem de psikolog olarak çalıştığım ilk yılda! Harbiye’deki radyo evinin merdivenlerini karnım ağrıya ağrıya çıktım. İçimden “yayının başlamasına daha çok var” diye geçirirken kısa bir sürede “yayındayız” sesi geldi camekanın arkasından. Hep radyonun başındayken duymaya alışkın olduğum “TRT İstanbul Radyosu’ndan sesleniyorum” sözü bu kez yanı başımda söylendi. 23 Nisan Özel yayınında TRT Radyo 1’de çocuk hakları üzerine konuşmak için mikrofon bendeydi. Hızlı mı konuşuyordum, heyecanlı mıydım, anlatabiliyor muydum zihnimdekileri emin değildim. Sanki tüm Türkiye’ye Çocuk Hakları Sözleşmesi’nden bahsetmek için son bir fırsat verilmiş de onu da benim üzerime yüklemişler gibi hissediyordum. Birçok ilden ve ilçeden SMS ve e-postalar geldi. Bazıları Burhan Çaçan’dan Akşam Olmadan şarkısının çalınması gibi istekler barındırsa da gelen SMS’lerin pek çoğu çocuk haklarına dair anıları ve soruları barındırıyordu. Çocukluk rüyam artık gerçekti! CAN FM’in yapımcısı, sunucusu ve teknisyeni Can Gezgör, Türkiye’nin en eski radyosunda, mikrofon başında, çocuk haklarını konuşuyordu.
Benim çocukken kasetlerle duyurmaya çalıştığım sesim Harbiye’den tüm Türkiye’ye yayıldı ancak bu ülkedeki tüm çocukların seslerinin duyulmasına ve iletilmesine ihtiyaç var. Çocuğun, “ufak tefek” “afacan” “yaramaz” baş belası” olarak görülmediği, savaş, ağır çalışma koşulları, hastalık, küresel ısınma gibi olumsuz durumlara karşın haklarının gözetildiği, sesinin duyulduğu bir dünyada yaşaması imkansız mı? Kısa vadede pek mümkün görünmemekle birlikte her yeni güne yeni umutlarla başlamak lazım, tıpkı gençlerin yaptığı gibi. 18 Kasım’da UNICEF tarafından yayınlanan bir araştırmaya göre gençler geleceğe yetişkinlere kıyasla daha umutlu bakıyor. (Araştırmaya ulaşmak için tıklayın)
Ankete göre, gençler; çocukluk döneminin kendisinde de bir iyileşme olduğunu düşünme eğilimindeler. Gençlerin büyük bir çoğunluğu; günümüz çocuklarına sağlanan sağlık, eğitim ve fiziksel güvenlik olanaklarının bir önceki neslin olanaklarına kıyasla daha iyi olduğunu düşünüyor. Öte yandan, gençler bu iyimserliklerine rağmen naif olmaktan uzaklar. İklim değişikliği konusunda kaygılanıyor, bu konuda harekete geçmek için sabırsızlanıyor, sosyal medya aracılığıyla tükettikleri bilgilere şüpheli yaklaşıyor, depresyon ve kaygı duygularıyla mücadele ediyorlar. Gençlerin kendilerini dünya vatandaşı olarak görme ve COVID-19 salgını gibi tehditlerle mücadele etmek için uluslararası işbirliği yaklaşımlarını destekleme ihtimalleri de daha yüksek.
Mario Levi, Madam Floridis Dönmeyebilir isimli kitabında radyodan şöyle bahsediyor:
Sözcüklerin, seslerin, renklerin ve kim bilir, belki de bu kokuların görüntülerini düşleyebilmek için bir kapı aralığı…
Umutlarının daha da artması, kapının ardında kadar açılması için sözcükleri, sesleri, renkleri yetişkinlerden çok daha canlı olan çocuklara mikrofonları döndürmenin zamanı gelmedi mi? Hemen şu andan itibaren Çocuk Hakları Sözleşmesi‘nin Milli Eğitim Bakanlığı’nın belirlediği müfredatlardan tutun da, sınıflarda, sokaklarda, evlerde kısacası her ortamda zihnimizde olması gerekiyor. Bir çocuğu etkileyebilecek her kararda çocuğun haklarının göz önünde bulundurulması şart. Çocuğun korunması gereken, zarif bir nesneden çok sesiyle, haklarıyla ve umutlarıyla kamusal alanda yer alan özneler olduğunu kabul ettiğimiz günlere! 20 Kasım Dünya Çocuk Günü kutlu olsun!